Çevirmen: Yuuki
Chu Yu, onların neyden sakındıklarını ve neye kayıtsız kaldıklarını biliyordu. Xie Xi’nin oturması için yanındaki boşluğa hafifçe vurdu. Ardından çenesini eline dayadı ve sessizce Xie Xi’ye bir şeyler fısıldadı.
Diğerleri hâlâ tereddütlüydü çünkü bariyerin hâlâ orada olmasından korkuyorlardı. Yaşam ve ölüm kıyaslanırken tehlikeler, faydalardan daha ağır basıyordu. Bu, birinci sebepti. İkinci sebep ise Chu Yu’nun ve Xie Xi’nin harekete geçmesinden korkmalarıydı.
Chu Yu, onların iyice düşünmelerine yardım edecek ruh hâlinde değildi. O zamanlar Fang Ye Şehrinde, bu insanların hepsi Song Jingyi’nin liderliği altında teker teker kaçıp gitmişlerdi.
O ve Xie Xi, bugün sadece gösteriyi izlemeye gelmişlerdi. Başlıca amaçları, kendi ızdırabına neden olurken Song Jingyi’yi izlemekti. Geriye kalanlar da gösteriye katılmaya meraklı olursa fena olmazdı.
Song Jingyi, gözlerindeki hararetli ifadeyle, bir an ruhsal ot sapına baktı. Birdenbire nazikçe gülümsedi ve turuncu cübbeli bir adama seslenmek için ileri çıktı. “Lin Shidi, neden gidip bir göz atmıyorsun?”
Ne kadar bakarsanız bakın, Song Jingyi’nin iyi niyetleri olmadığını söyleyebilirdiniz.
Önden nabız yoklamak için birini mi bulmaya çalışıyordu?
Lin Shidi hemen başını iki yana salladı.
Song Jingyi’nin kaşları arasındaki boşlukta sabırsızlık izleri belirdi. Uzun bir duraksamadan sonra öfkesini dizginledi ve hafifçe gülümsedi. Başka söz söylemeden ellerini arkada kenetledi ve göletin kenarına yaklaştı.
Geri kalan müritlerin kültivasyon seviyesi Song Jingyi’ninkiyle neredeyse aynı olmasına rağmen onu gerçekten yenemezlerdi. İlerlediğini görünce müritler ellerinde olmadan, bir şey söylerler ya da bir şey yaparlar umuduyla Chu Yu’ya ve Xie Xi’ye baktılar.
Chu Yu yerinden kımıldamadı. Başını eğdi ve kılıcını temizledi. Xie Xi ise elini çenesini dayamış gözlerini Chu Yu’dan ayırmadan gülümsüyordu. Ona ne kadar bakarsa baksın yeterli olmayacakmış gibi görünüyordu.
Onların şu anda, etrafta başka kimse yokmuş gibi davrandıklarını görünce Song Jingyi rahat bir nefes bıraktı ve göletin kenarına yürüyüp göz atmak için başını eğdi. Aniden, şaşkın bir çığlık attı.
Müritler ilk başta zaten son derece gergindi. Çığlığıyla ürkmüşlerdi ve hemen savunma pozisyonuna geçtiler. Bir süre bekledikten ve anormal bir hareket göremedikten sonra birer birer ileri doğru yürüdüler ve şüpheyle sordular: “Song Shixiong, ne oldu?”
“Bir şey mi buldunuz?”
“Yolumuzun üstünde herhangi bir şeytan, iblis, hayalet veya canavara rastlamadık. Belki de hepsi burada saklanıyordur.”
Song Jingyi kaşlarını çattı ve göleti işaret etti. “Daha yeni göz atmak için yaklaştığımda suda yüzen bir şey gördüm…”
Bu tür tehlikesi belirsiz, gizli bir bölgede, en çok korktukları şey bilinmeyen bir varlığın ortaya çıkmasıydı.
Lin Shidi bundan korkmuştu fakat sonrasında kendini hazırladı ve göletin kenarına yaklaşmak için cesaret buldu. Bir eliyle kınındaki kılıcını tutuyordu, bakmak için başını eğdi.
Suda yansıyan şey, yüzüydü.
Aynı şekilde, hemen arkasında gülümseyen Song Jingyi de.
Açıkça nazik bir gülümseme takınmıştı ancak Lin Shidi yalnızca fazlasıyla dehşete kapıldı. Kafa derisi karıncalandı ve o kadar korktu ki bütün bedenine bir soğukluk yayıldığını hissetti. Tam vücudunu dikleştirmek üzereyken aniden Song Jingyi’nin “ah hayır” dediğini duydu ve baştan aşağı bir uyuşukluk hissetti, çok geçmeden güçlü bir kuvvet tarafından ansızın gölete itildi.
Onu boşver, bir Altın Tılsım bile bu gölet suyu tarafından kolaylıkla aşındırılabilirdi!
Telaş içinde, Lin Shidi hemen kılıcını kullanmak istedi lakin vücudundaki uyuşukluk henüz yok olmamıştı. Ruhsal gücü yavaştı ve engellenmişti. Tek bir kasını bile kıpırdatamadı ve yalnızca durgun, hoş suyun gittikçe yaklaşışını izleyebildi. Bir anda, kalbinin en derinliklerinde Song Jingyi’den derinlemesine nefret etti.
Piç! İkiyüzlü! Kalpsiz!
Lin Shidi umutsuzca gözlerini kapadı ve öfkeyle dişlerini gıcırdattı. Tüm kalbiyle Song Jingyi’ye küfretti.
Uzun bir müddet bekledikten sonra ruhu hâlâ netti ve bedeninde bir rahatsızlık hissetmedi.
Lin Shidi şaşkın bir şekilde gözlerini açtı ve kendini, derin suların üstünde uçarken bulunca afalladı.
Hayır, hakikaten, bir kılıç suyun üstünde onu yukarı çekiyordu. Yavaşça göletten uzaklaşıyor ve ilk başta durduğu yere geri dönüyordu.
Lin Shidi bilinçsizce kılıcın adına baktı. Şaşkınlık aniden yüreğine hucüm etti ve önceki kurtarılma coşkusunu dağıttı: Xun Sheng?
Dönüp Chu Yu’ya bakarken yüzündeki ifade bir tuhaftı. Chu Yu ise hâlâ ifadesizdi ve ona ilgisiz bir bakış attı. Xun Sheng’i geri çağırıp temizlemeye devam ederken başka hiçbir şey demedi. Sakince: “Herkes gölet suyundan mümkün olduğunca uzak durmalı. Yoksa ne etiniz ne de kemikleriniz geride kalır.”
Sanki daha demin hiçbir şey görmemiş gibi konuşurken ne kadar sakin olduğunu fark edince Lin Shidi, göz ucuyla Song Jingyi’ye bakmaktan kendini alamadı.
Lin Shidi’ye yaklaşırken Song Jingyi’nin ifadesi değişmedi ve endişeyle “Lin Shidi neden bu kadar dikkatsizdi?” dedi.
Az önceki itilişi, Lin Shidi’nin nefretini büyük ölçüde arttırmıştı. Sessizce kendisi ve Song Jingyi arasına daha fazla mesafe koydu ve gaddarca güldü. “Şuursuz davrandığım ve yeterince dikkatli olmadığım doğru. Benim adıma endişelendiği için Song Shixiong’a çok teşekkürler. Song Shixiong da daha dikkatli olmalı. Gölete düşerseniz korkunç olur.”
Song Jingyi, yüzünde ciddi bir ifadeyle başını salladı.
Herkes Lin Shidi’nin kendi kendine düşmesinin olanaksız olduğunu bilse bile, bunu daha derinlemesine soruşturmaları mümkün değildi. Kısa bir sessizlikten sonra her biri Lin Shidi’yi yatıştırmak için birkaç söz söylediler, hemen ardından hararetli bakışlarını yine ruhsal ota yönelttiler.
O ruhsal ot sapı, bu durumun ana karakteri olarak rolünü sürdürdü. Az da olsa Chu Yu’nun gönlü ferahlamıştı. Başını eğdi ve yavaş yavaş iç çekti. “Shidi, az önce kılıcımı gönderirken hızlı değil miydim?”
Beklenmedik bir şekilde, Xie Xi kaşlarını çattı. Bu Lin Shidi’nin, o zamanlar Song Jingyi’yi takip ederek onları arkada bırakıp kaçmış olan grubun bir parçası olduğunu net bir şekilde hatırlıyordu. İçten içe, bu kişiye karşı iyi hisler beslemiyordu. Sessizce elini uzattı ve Chu Yu’nun elini tuttu. Kısık bir sesle: “Shixiong neden onu kurtardı? Song Jingyi gibi birini takip edenlerin, iyi insanlar olması mümkün değil.”
Chu Yu göz kapaklarını kaldırdı ve Xie Xi’nin elini vurarak uzaklaştırdı. Tam Xie Xi’yi azarlamak üzereydi ki birdenbire ağzını kapadı ve bakışlarını kaldırdı.
Lin Shidi yanlarına gelmişti.
Song Jingyi ve diğerleri gibi başkaları hakkında kötü konuşan biri değildi bu yüzden Chu Yu’nun karşısına geçtiğinde o kadar da suçlu hissetmedi. Belini eğdi ve ellerini birleştirerek selam verdi. Ağır bir tonda: “Hayatımı kurtardığı için Chu Shixiong’a çok teşekkür ederim. Shidi, Chu Shixiong’un büyük kibarlığını ve erdemini kesin olarak hatırlayacak ve gelecekte iyiliğin karşılığını kesinlikle verecek.”
Chu Yu, sarılabileceği bir ana karakter uyluğuna sahipti yani Tai Dağı kadar sağlamdı. Kayıtsız ifadesini sürdürdü ve cevap vermedi. Hâlâ göletin kenarında duran insan topluluğuna bir bakış attı. “Ruhsal ilaç için savaşmayacak mısın?”
(ÇN: Tai Dağı (泰山), Çin’in beş kutsal dağından biridir.)
Lin Shidi bir an olsun düşündü ve sonra oturmak niyetiyle onlara yaklaştı. Xie Xi bunu kuvvetle fark etti ve gözlerinde soğuk bir ifadeyle ona baktı. Tek kelime etmemiş olsa da yüzünde kocaman harflerle ‘kaybol’ kelimesi yazılıydı.
Lin Shidi yalnızca bacağını geri çekebildi ve biraz mahcup hissetti. “Ruhsal ilacı elde etmesi zor olsa bile hayatım daha kıymetli. Eğer Song Jingyi beni bir kez itebiliyorsa ikinci defa itemeyeceği anlamına gelmez. Onun sıçrama tahtası olmaya niyetim yok.”
Vay! Bu çocukta potensiyel vardı. Bunu, bu kadar doğrudan ve sesli dile getirmişti.
Kılıcını silmek için kullandığı eli duraksadı. Gözlerini kaldırıp bir an için ona dikti ardından yavaşça “O zaman otur.” dedi.
Lin Shidi, Xie Xi’ye baktı, Xie Xi hâlâ o öldürücü bakışları atarken onlara doğru yaklaşmaya cesareti yoktu. Lin Shidi’nin ağzının kenarı seğirdi. Chu Yu’nun birkaç adım gerisinde boş bir alana dolanarak geçti ve bağdaş kurup oturdu.
Chu Yu burnunun ucunu ovuşturdu. “Artık aklı başında biri var.”
Uzun süre sonra bile Xie Xi’nin cevabını duymakta başarısız olunca bakmak için başını çevirdi. “Shidi?”
Xie Xi hemen öldürme niyetini geri çekti. Dudaklarının kenarı kalktı ve parlak bir şekilde gülümsedi. “Haklısın, elde etmeleri çok zor.”
Bir duraklamadan sonra elini uzattı ve hiçbir inkâra izin vermeden Chu Yu’nun elini kavrayıp parmaklarını birbirine geçirdi. Ancak o vakit, kısık bir sesle “Shixiong bana bir şeyin sözünü verebilir mi?” dedi.
“Ne?” Chu Yu’nun eli tutulduğundan kılıcını temizlemeye devam edemedi. Hâl böyle olunca da ona yaklaşmış olan Xie Xi’nin kafasını okşamadan önce kılıcını kınına koydu.
Diğer insanların önünde Xie Xi, yaşayan bir Rakshasa suretine bürünüyordu. Onun önünde ise, tekrar bir araya geldikleri zamanki o delilik anı dışında, hep şımarık bir çocuk gibi davranıyor, şirinlik yapıyor, ona sürtünüyor ve sarılıyordu. Bir çocuk kadar yılışıktı.
(ÇN: Rakshasa, Hindu mitolojisinde bir iblistir.)
Chu Yu, eskiden yolun kenarında gördüğü bir sokak kedisini seviyormuş gibi görünüyordu. Xie Xi’yi severken kalbinde aniden bir pişmanlık hissi yükseldi.
Birinin uyluklarına bu derece sarılmak aslında, bir çeşit başarı olarak sayılabilirdi de…
Bir ‘çın‘ sesiyle Sistem “O zaman sen inanılmazsın~” dedi.
Chu Yu alışkanlıkla sistemi görmezden geldi. Yalnızca rahatlayana kadar başını okşadıktan sonra hoşgörüyle: “Nedir? Çok absürt değilse söz vereceğim.”
Xie Xi başını eğdi ve gözlerini indirdi. Gözlerindeki ifade karanlık ve belirsizdi. Hafifçe: “Eğer Shixiong diğer insanlara gözlerini dikmeye devam ederse Shidi çok mutsuz olacak. Bundan sonra Shixiong, Shidi dışında kimseye dik dik bakmamalı. Chu Sheng bile olmaz.”
…Ne tür sorunlu bir istek bu böyle?
Chu Yu aniden, Xie Xi’nin bilinçsizmiş gibi davrandığı ve Üçüncü Shidi’yi sürekli Xun Sheng’in üzerinden tekmeleyerek attığı zamanı hatırladı. Yüzü karardı ve tam sert bir biçimde reddetmek üzereyken göletin yanında ani bir kargaşa çıktı. Chu Yu bugünün büyük gösterisini izlemeyi kafaya koymuştu bu yüzden hemen bakmak için kafasını çevirdi. Göletin merkezindeki boş toprağa uçan Song Jingyi’nin görüntüsüyle karşılaştı.
Xie Xi de yavaşça yaklaştı, yumuşak ve yılışık bir tonda: “Shixiong reddetmedi yani bu, kabul ettiği anlamına gelir. Bundan sonra Shixiong’un gözlerini diktiği herkesi döveceğim.”
Chu Yu: “…”
Ha? Yanlış mı duymuştu?
Chu Yu sessizce bakışlarını geri çekti ve derin bir şekilde Xie Xi’ye gözlerini dikti.
Xie Xi’nin yüzü, Chu Yu’nun bakışlarından dolayı yavaş yavaş pembeleşti ve nefes alışverişi hafifçe hızlandı. Ağlamaklıydı ve sesi biraz boğuktu. “Shixiong?”
Chu Yu’nun bakışlarıyla bile hemen her şeyi gereğinden fazla düşünmeye başlardı. Elinde olmadan, onu öpüp işaretlemek istedi. Bu kişinin tamamen ona ait olduğunu onaylamak istedi.
Chu Yu, Xie Xi’nin aklından geçen düşüncelerden bihaberdi. Gözlerinde nazik bir bakış ve içten bir gülümseme vardı. “Gözlerimi diktiğim herkesi dövecek misin?”
Xie Xi: “…”
Xie Xi, Chu Yu’nun elini tutmadan önce sessizce güldü ve tuttuğu el ile yüzünü okşadı. Sakin sakin “Oldu.” dedi.
Chu Yu onunla kavga edecek havada değildi bu yüzden gösteriyi izlemeye devam etmek için başını çevirdi.
O tarafta, Song Jingyi çoktan ruhsal ilacı koparmıştı. Göletin kenarındaki insanlara göz gezdirdi. İfadesi tuhaftı.
Bir dakika önce, uzun bir müddet didiştikten sonra sonunda ruhsal otu eve götürmeye ve aralarında eşit şekilde bölünecek haplar hâline getirmeye karar vermişlerdi.
Bu şekilde ruhsal otun etkisi, büyük ölçüde azalacak ve hatta hiç etkisi olmayacak olsa bile bu insanlar başkasına boyun eğmeyi reddettiklerinden onlar için, birinin bu ruhsal ot sapına sahip olmasına müsaade etmek imkansızdı.
Song Jingyi çoktan birkaç yıldır Öz Biçimlendirmenin ilk aşamasından daha ileriye gidememişti. Bu, normal olarak görülse de Xie Xi’nin kültivasyonunun ilerlediğini her görüşünde, geleceğin Sekt Ustası olarak itibarının tamamen sarsıldığını ve diğer insanların onu hor gördüğünü hissederdi. Hissettiği rahatsızlık ne kadar artarsa o kadar sinirlenirdi. Umutsuzca kültivasyon seviyesini arttırmak ve Öz Biçimlendirmenin ilk aşamasını geçmek istiyordu, bu kritik noktaydı.
Nasıl olur da seve seve bu ruhsal ilaçtan vazgeçip bilmediği bir etkiye güvenebilirdi ki? Dahası, ruhsal ilaç saflaştırılmak ve birçok ruhsal ot hapına dönüştürülmek zorundaydı da.
Çoktan diğer tarafta bir şeylerin ters olduğunu anlayan insanlar vardı. “Song Shixiong, neden hâlâ buraya gelmedin?”
Song Jingyi yavaş yavaş elini kaldırdı ve alaycı bir şekilde gülümsedi. “Song, bugün bu hediyeyi bana armağan ettiği için bütün Shidi’lerime teşekkürlerini sunuyor.”
Konuşmasını bitirince elini çevirdi ve bir şey çıkardı. Altın bir ışık tabakası parladı ve onu içine hapsetti.
Göletin kenarındaki insanlar hazırlıksız yakalanmıştı. Öfkeyle feveran ettiler ve hemen kılıçlarını kullanarak nefretle saldırıya geçtiler ancak tamamıyla etkisizlerdi.
O şey, Altın Işık Çanağı’na benzeyen bir koruma eşyasıydı.
Keskin zekalı olanlar, aniden bir şeyin farkına varırken telaşlandılar.
Bu şey, yalnızca Sekt Ustası Song Yuanzhuo’nun yanında görülmüştü. Eğer doğru tahmin ediyorlarsa galiba Song Yuanzhuo, Song Jingyi’ye ayrılmadan önce gizlice vermişti. Amacına gelince…
Büyük olasılıkla amacı, tam da şu anda olduğu gibi yalnızca bir tane ruhsal ot sapı olması durumuna karşı savunmaktı.
Eğer yalnızca bir tane ruhsal ot sapı olursa ve Song Jingyi onu açgözlülükle kendine alırsa diğerleri kesinlikle kızgın hissederdi ve bir çekişmeden kaçınmak zorlaşırdı. Ancak, ruhsal otu yedikten sonra meditasyon yapması ve ruhsal enerjiyi özümsemesi gerekirdi. Ne karşı koymak için herhangi bir yeteneği ne de yanında onu koruyacak kimse olurdu.
Bu tür bir durumda, bir koruma eşyası çok büyük önem teşkil ederdi.
Kabul edelim ki açgözlü davrandığı inkâr edilemezdi, ruhsal ilacı yutup bir sonraki aşamaya geçtiği sürece savunma bariyerini kaldırıp dışarı çıktığı zaman itibarı biraz sarsılsa bile yine de azami faydayı sağlamış olacaktı.
Chu Yu şaşkınlık içinde haykırdı. “Yemi yuttu.”
Xie Xi biraz şüpheciydi. “Shixiong, Song Jingyi’nin ruhsal otu aramaya devam edeceğinden ve o yeri bulacağından o kadar mı emin?”
Chu Yu hafifçe gülümsedi ve başını okşadı. “O tür bir ruhsal otu yedikten sonra kişi aynı türden kokuya aşırı hassas olacak. Sadece bekleyip görmelisin.”
Geride kalan Tian Yuan Sekt müritlerinin yüzü, artık yalnızca ‘nahoş’ kelimesiyle betimlenemezdi.
Song Jingyi yüzsüzlükle hepsini aptal durumuna düşürmüştü. Büyük bir kayba uğramışlardı ancak geri döner dönmez ustalarına şikâyet etmelerinin bile işe yarayıp yaramayacağı belli değildi.
Tek yapabildikleri sadece orada oturup Song Jingyi’nin seviyesini yükseltmesini izlemekti.
İnsan çemberi, göleti çevreledi ve birkaç kez etrafında döndü. Başlarını çevirdiklerinde Chu Yu ve Xie Xi’nin, bu Shixiong ve Shidi çiftinin, soğuk ifadesini gördüler. Song Jingyi’nin riyâkar gülümsemesi tekrar akıllarına geldi ve birdenbire, bu ifadesiz iki insanın bakmak için son derece hoş olduğunu hissettiler. Birer birer, birkaç söz söyleme niyetiyle onlara yaklaştılar.
Xie Xi’nin ifadesi değişmedi fakat Duan Xue, çan sesini andıran bir sesle aniden kendiliğinden kınında fırladı ve ikisinden on metre uzaklıkta havada süzüldü. Yaklaşmaya cüret eden herkesi öldürecekmiş hissiyatı veriyordu.
İlk başta depresif olan insanlar daha da depresifleşti. Lin Shidi’ye yaklaştıklarında Lin Shidi hepsine soğuk, alaycı bir bakış attı. Kalplerindeki depresyon hissi en-uç noktaya ulaştı.
Dört saat sonra Song Jingyi çıktı.
Başlangıçta, Mei Yin Vadisi’nin zulmü ve eziyetinden dolayı biraz keyifsizdi ama şimdi yüzü biraz pembeleşmiş ve ışıl ışıl gülümsüyordu. Yoldaş sekt üyelerinin açık, kötü niyetli bakışlarını görünce gülümsedi. “Bana böyle bakmamalısınız. Demin ruhsal ilacı yutmuştum ki buradan çok da uzak olmayan birkaç sap hissettim. Bir göz atmak için beni takip etmek ister misiniz?”
Song Jingyi’nin onları kandırmasına gerek yoktu. Şu anda böyle bir yalan söylenirse gerçek anlamda öfkeli bir kalabalığa neden olurdu.
İlk başta tamamen depresif olan insanlar bir an için bunu düşündüler ve birbirlerine baktıktan sonra baş salladılar.
Chu Yu da ayağa kalktı ve cübbesine yapışmış yaprak ve çimleri silkeledi. Acelesiz bir tempoda onları takip etti.
Elbette, bir mağara ortaya çıkmadan önce çok yürümemişlerdi. İçerisi loş, yeşil ışıkla parlıyordu. Hafif koku havaya yayılıp rahatlamalarına ve mutlu olmalarına neden oldu.
Song Jingyi çoktan Öz Biçimlendirmenin orta aşamasına ulaşmıştı ve baya özgüvenliydi. Geri kalanları şöyle bir süzdü ve önden içeri girmeden önce hafifçe gülümsedi. Tatlılığın tadını almışken nasıl olur da bunu diğer insanlarla paylaşabilirdi ki?
Gizli bölge çökmüş ve yalnızca o kurtulmuştu. Bu tür bir gerekçeye inanıp inanmamak diğer insanların kararına kalmamıştı.
Yorum