Unseen Immortal Of Three Hundred Years [Novel] Bölüm 93: Refakatçi
Çevirmen: Ari
Bölüm 93: Refakatçi
*Ç/N: Bu bölüm günümüze dönüyorlar.
Çok fazla anıya sahip olmak aslında hoş bir şey değildi. Que Şehri’nde bırakın iki yüz yılı aşkın bir süreyi, yirmi beş yıl süren uzun bir rüya bile kafa karıştırmak için yeterliydi.
Wu Xingxue için sanki her şey yeniden başlıyordu ve baştan sona yürüdüğü uzun yolda yeniden yürüyordu. En rahatsız edici şey yolun neredeyse sonsuz olması değil, kafa karıştırıcı ve engebeli olmasıydı.
Bir dakika öncesine kadar Luohua Dağı’nın sonsuz ateşinin içinde duruyor, histerik bir şekilde ona bağıran ruhları dinliyordu. Bir sonraki dakika, göz kamaştırıcı ruh lambasını eliyle kapatarak Luohua Pazarı’na geliyor ve arkasındaki insanların onun kim olduğunu sorduğunu duyuyordu.
Sadece ateşin yakıcı acısına katlanmakla kalmamış, aynı zamanda kemiklerine ve kaslarına kadar dondurucu soğuğu da yaşamıştı. Sürekli ölü ruhların en delici çığlıkları ve haykırışlarını duyuyordu ama etrafta kimse yoktu ve ortalık sessizdi.
Elleri buz ve kanla kaplıydı.
O Lingwang olmasının yanında aynı zamanda bir iblisti.
Her şeyi yeniden hatırlamasıyla birlikte gelen kafa karışıklığı onu sadece çıldırtıyordu. Sonunda tüm bu karmaşık duygular tek bir şeye, acıya dönüştü.
Kimsenin bedeni ve kalbi bu kadar çok şeye aynı anda dayanamazdı ve nihayetinde bu onun için de geçerliydi.
Acı, ruhunun parçalanmasından bile daha dayanılmazdı, o kadar acı vericiydi ki Wu Xingxue o anda kendini tüm bu acıya kapattı. Bu tamamen bilinçsizce verdiği bir tepkiydi ve hayatında ilk kez acıdan dolayı direniyordu.
Bu tür bir direniş, kendini görünmez bir kozanın içine sarmış gibi beş duyusunun tamamını kaybetmesine neden oldu.
Wu Xingxue’nin malikanesi hiç bu kadar dayanılmaz ve uzun bir gece geçirmemişti.
Ning Huaishan, onun yatak odasına girdiğinde kontrolsüz bir şekilde titredi çünkü yatak odası buz gibi soğuktu.
Odanın böyle görünebileceğini hiç düşünmemişti.
Kirişler, sütunlar, masalar, sandalyeler, paravanlar, asılı tablolar, lambalar, hatta duvarlar ve beyaz taş zemin bile buzla kaplanmıştı. İlk bakışta bir odaya bile benzemiyordu, daha çok bir buz mahzenine benziyordu.
Ölümlü insanlar buraya gelip bir saniye bile dursalar soğuktan hastalanırlardı. Kendisi bile dayanamıyordu, dişleri birbirine çarpıyor ve sürekli titriyordu.
Ve tüm bu soğuk Wu Xingxue’den kaynaklanıyordu.
Daha önce Feng Xueli ve Xiao Hu malikaneye girmiş ancak yenilmiş ve geri çekilmişlerdi. İkisi de ortadan kaybolduğunda, malikanedeki dev ağacın köklerinde beyaz yeşim özü ortaya çıktı.
O sırada Ning Huaishan çok hafif bir çan sesi duydu. Sesi takip etti ve Wu Xingxue’nin belinde asılı olan beyaz yeşim çanın yavaşça titrediğini fark etti.
Ning Huaishan o sırada oldukça şaşırmıştı.
Çünkü beyaz yeşim çan sayısız yıldır lordunun belinde asılıydı ama hiç ses çıkardığını hiç duymamıştı.
Ve çan sesi gerçekten de şok ediciydi. Ning Huaishan bile başının uğuldadığını ve ruhunun huzursuzca titrediğini hissetti.
Çan sesini dinlerken birdenbire bazı parçalı görüntüler zihninde canlandı.
Mesela o ve Fang Chu, ellerinde kalın gümüş-beyaz tilki kürkleriyle, yan odada başları eğik şekilde musibet döneminden bahsediyorlardı. Göz ucuyla baktıklarında Wu Xingxue’nin kapıya yaslanmış, kim bilir ne kadar süredir onları dinlediğini gördüler. Ve o kadar korktular ki kalpleri tekledi. O anda Tianxiu’nun ölümsüz enerjisinin yavaş yavaş Wu Xingxue’den yayıldığını fark ettiler.
Ning Huaishan bu parçalı sahnelerle şaşkına dönmüştü ve bunun ne zaman olduğunu hatırlayamadı.
Ağrıyan başını tuttu ve lorduna neler olduğunu sormak istedi ama gözlerini kaldırdığında Wu Xingxue’nin aniden uçuruma düşen kar gibi dizlerinin üzerine düştüğünü gördü.
O sırada o kadar korkmuştu ki zamanında tepki verememişti. Sadece Tianxiu’nun panik içinde harekete geçtiğini, ona sarıldığını ve odaya geri götürdüğünü görmüştü.
Daha sonra şu anki durum bu şekildeydi:
Wu Xingxue divanda sessizce oturuyordu, gözleri kapalı ve başı eğikti. Yüzü tamamen kansızdı, buzdan ve kardan daha beyazdı ve ince dudakları düz bir çizgi halindeydi. Alttan bakıldığında dudaklarının köşelerinin biraz aşağı doğru eğik olduğu görülebilirdi.
Her ne kadar yüzünde herhangi bir ifade olmasa da insanın yüreğinde rahatsız edici derin bir his uyandırabilirdi.
Vücudunun etrafında görünmez bir bariyer vardı.
İçinde mühürlü olması hiçbir şeyin ona yaklaşamamasını sağlıyor, onu tüm dünyadan koruyordu.
Ning Huaishan çok endişeli olduğundan bariyeri fark etmemişti. Wu Xingxue’nin durumunu anlamak için uzandı. Sonuç olarak neredeyse parmağını kaybediyordu.
Kanla dolu parmaklarını sallayarak aniden geri çekildi ve sonra divanın yanındaki masanın bile parçalanıp talaşa dönüştüğünü fark etti.
Sadece bu da değil.
Wu Xingxue’nin qi’si hâlâ sürekli olarak dışarı doğru akıyordu. Bu nedenle buz tüm odayı kapladı, hatta odanın dışına kadar uzanarak tüm malikaneyi sardı.
Qi’si bile zorlayıcıydı. Ning Huaishan divanın yanında durduğunda nefes alamadığını hissetti. Beyaz don sanki ağzını, burnunu ve hatta iç organlarını kaplamak üzereydi.
Ning Huaishan o sırada gerçekten korkmuştu.
Birkaç kez “Chengzhu” diye seslendi ama Tianxiu’nun sözünü kestiğini duydu: “Seni duyamıyor.”
Ning Huaishan tekrar sordu, “Neden duyamıyor?”
“Kendini mühürledi.”
Bu kelimeler bir anlığına Ning Huaishan’ın kafasını karıştırdı ve şöyle dedi, “Bu ne anlama geliyor?”
Daha önce hiç böyle bir şey yaşamamıştı ve bu durumda olan kimseyi de görmemişti. Bir an tepki veremedi veya anlayamadı.
“Beş duyusunu da kapattı; göremez, duyamaz ve hissedemez.” Kelime kelime konuşurken Tianxiu’nun sesi derin ve biraz boğuktu.
Bazı nedenlerden dolayı Ning Huaishan bu kelimeleri dinlerken üzüntü ve bitkinlik hissetti.
Lorduna baktı ve mırıldandı, “Neden, neden böyle bir şey yapsın?”
Tianxiu, Wu Xingxue’ye bakmaya devam ediyordu, uzun bir süre sonra boğuk bir sesle şöyle dedi: “Çok acıdığı için.”
“Ama-” Ning Huaishan hâlâ konuşmak istiyordu.
Bildiği kadarıyla belindeki beyaz yeşim rüya çanı, birkaç sallayıştan sonra rüya gördürmesinden ibaretti. Şimdiyse tozlu anıların engelini kaldırmış ve geçmişi göstermişti.
Peki Wu Xingxue geçmişi düşündüğünde neden acı çekiyordu?
O hiçbir zaman acıdan korkan bir insan olmamıştı ama nasıl bir acı onun böyle hissetmesine sebep olabilirdi?
Ancak Ning Huaishan daha fazla konuşamadı çünkü Tianxiu’nun kaşlarını çattığını ve derin gözlerinin sıcaklıkla dolu olduğunu gördü.
Acı çekenin Wu Xingxue olduğunu söylüyordu ama bu acı Tianxiu’ya da yansıyor gibi görünüyordu.
Çünkü Wu Xingxue’nin gücü o kadar ağırdı ki sıradan insanları parçalara ayırabilirdi fakat Tianxiu baskının en güçlü olduğu yerde duruyordu.
Etrafındaki bu koruyucu kalkan, yakındaki her şeyi kanlı ve parçalanmış hâle getirebilirdi, ancak Tianxiu sanki ellerinin üşümesinden endişe ediyormuş gibi uzanıp Wu Xingxue’nin buzla kaplı elini tuttu.
Ning Huaishan, Tianxiu’nun kan damlayan eline baktı; kan damarları birer birer patlarken korkunç görünüyordu. Fakat bir sonraki an Tianxiu içsel qi’sini yeniden harekete geçirip tekrar iyileşiyordu.
Yaralar yavaş yavaş iyileşiyor ve kan geri çekiliyordu. Chengzhu’nun eline bir damla bile düşmemişti.
Bu döngü tekrar tekrar devam etti.
Sadece bakmak bile can acıtıcıydı ama Tianxiu’nun ifadesi hiç değişmedi.
Ning Huaishan’ın söyleyecek hiçbir şeyi yoktu ve sessizce ayrıldı.
Daha sonra birkaç kez odaya girip çıktı ve Tianxiu’nun hiç hareket etmediğini gördü. Harekete geçirdiği qi yavaş yavaş bariyerden içeri sızıyordu.
Sayısız kez engellendi ve sayısız kez direndi.
Tıpkı donmuş suyun içinden sürekli esen ılık bir esinti gibi.
Bu durumun ne kadar sürdüğünü kimse hesaplayamadı.
Belki bir veya iki gündü.
Sonuçta mesele sadece Ning Huaishan değildi. Xiao Fuxuan bile zamanı unutmuş, beş duyusu kapalı olan Wu Xingxue’ye anılarındaki uzun iki yüz yıl boyunca adım adım yürürken eşlik ediyordu.
Sanki verdiği sözleri yerine getiriyormuş gibi.
Çünkü o, Wu Xingxue’yi canlı ya da ölü olsa da asla yalnız bırakmayacağına dair yüreğinde söz vermişti.
Yorum