Unseen Immortal Of Three Hundred Years [Novel] Bölüm 91: Kaçınma
Çevirmen: Ari
Bölüm 91: Kaçınma
Bilmiyordu ya da hatırlamıyordu ama duymuştu.
Wu Xingxue sessizce durdu ve arkasına dönmedi.
Gözlerindeki kızarıklık kaybolmamıştı. Boşlukta belli bir noktaya baktı ve sordu, “Duyduğun Wu Xingxue kim?”
Bir süre cevabı duymak için bekledi.
Xiao Fuxuan bir an sessiz kaldı ve “Zhaoye Şehri’nin Lordu” dedi.
Uzun bir sürenin ardından Wu Xingxue yumuşak bir şekilde “Oh” diye yanıt verdi.
Aniden insanların gerçekten tuhaf olduğunu hissetti. Bu sahneyi uzun zamandır bekliyordu ve son yüz yılda sayısız kez hayal etmişti ama cevabı duyduğunda yine de üzüntü hissetti.
Aslında sadece üzgün değildi.
Bu duygu, kalbine bir kılıcın saplanması gibiydi. Başını eğdi ve kılıcın yavaşça santim santim ilerlemesini kendi gözleriyle izledi.
Sonra tekrar alçak sesle konuştu: “Bu durumda Zhaoye Şehri’ni duymuş olmalısın.”
“Duymuştum.” Arkasındaki kişi şöyle dedi: “Orası dünyadaki kötü ruhların çoğunun yaşadığı yer.”
“Kötü ruhların çoğunun yaşadığı yer…” diye tekrarladı Wu Xingxue.
Gözleri hâlâ boşluktaki o noktaya takılıydı. Gözbebeklerindeki sis dağılıncaya kadar bekledi, sonra gözlerini kırpıştırarak şöyle dedi: “Sana söylentileri anlatan kişi çok az şey söylemiş olmalı,” sözleri uzun ve anlaşılması zordu. “Ölümlüler Zhaoye Şehri hakkında konuştuğunda her zaman sadece iki kelime kullanırlar: Kötü ruhların yuvası. Zhaoye Şehri Lordu hakkında konuştuklarında ise sadece tek kelime kullanırlar.”
Durdu ve “İblis,” dedi.
Kılıcın ucunun yavaşça kalbine doğru saplanması süreci çok uzundu ve bu koşullarda sonuna kadar dik duramayabilirdi. İleriye doğru bir adım atıp sonuna kadar mücadele etmesi onun için daha iyi olurdu.
Parmaklarındaki kan yerdeki sığ bir su birikintisine damladı. Başını eğdi ve oraya baktı, sesi tıpkı sis gibi gecenin içinde eridi, “Sana söylentileri anlatan kişi muhtemelen bunları sadece duymuş ve onunla hiç karşılaşmamıştı. Aksi halde seni uyarmalı, eğer o iblisi görürsen onunla asla böyle konuşmamanı ve mümkün olduğu kadar çabuk kılıcını çekmeni unutmamanı söylerdi, aksi takdirde…”
Konuşmayı bıraktı ve arkasındaki adamın “Akdi takdirde?” diye yanıt verdiğini duydu.
“Aksi takdirde onu asla öldüremezsin.”
Sözcükler ağzından çıktığı an, aniden tüm köşkte soğuk bir rüzgar esti. Rüzgar aniden estiğinde, soluk buz tabakası anında ikinci katın tamamını kapladı.
Soğuk o kadar şiddetliydi ki, yaşayan bir insanı anında dondurabilir, nefes alamaz hâle getirebilirdi. İster ölümsüz ister iblis olsun, o anda kişinin vücudundaki tüm enerji tamamen duracak ve dolaşımı zorlaşacaktı.
Zhaoye Şehri Lorduna karşı savaşan herkes o anın ne kadar korkutucu olduğunu bilirdi. Çünkü yavaş hareket ettikleri sürece, göz açıp kapayıncaya kadar geçen sürede boğazlarından yakalanacaklardı.
Bu parmaklar ince ve düzdü ve sanki hiç kirle lekelenmemiş ya da ağır işler yapmamış gibi görünüyorlardı, ancak boğazlarına sarıldığında ağır zincirler gibiydiler.
Bu ellerde birçok insan ölmüştü.
Ama bu gece bir istisnaydı.
Altın kılıcın gölgesine, neredeyse beyaz buzla aynı anda ortaya çıkan, rüzgarın kırılmasına benzeyen net bir ıslık sesi eşlik ediyordu. Kılıcın gölgesi keskin ucuyla buzun içinden geçti.
Aniden bir kırılma sesi duyuldu, buz ve kar etrafa saçıldı.
İki zorlayıcı enerji şiddetli bir şekilde çarpışmıştı, bir tarafta kibirli ve kötü niyetli saf ölümsüz qi, diğer tarafta ise mürekkep kadar yoğun habis qi vardı.
Şok içindeki Xiao Fuxuan, kar ve siyah sisle çevrelenmiş iblisin bulanık hatlarını gördü.
Nedense birdenbire diğer kişinin ellerinin boş ve biraz yalnız olduğunu hissetti. Karşısındaki kişinin elinde bir şey, bir bıçak ya da kılıç tutması gerektiği duygusuna kapıldı.
Her zaman bazı silahlar ve büyülü eşyaları olmalıymış gibiydi.
Belki de iblisin kılıcının eksik olması yüzündendi, onu kılıcıyla arada biraz boşluk bırakarak yere bastırdı.
Bu yüz yıldır birbirlerine en yakın oldukları andı; o kadar yakınlardı ki birbirlerinin gözlerinde kendi yansımalarını görebiliyorlardı.
Xiao Fuxuan yere yarı diz çöktü, bir eliyle iblisin omzuna bastırırken diğer eliyle kılıcı tuttu.
Kar tanesi burnunun köprüsünden geçti. Kirpiklerindeki karı yok etmek için başını çevirip gözlerini kırpıştırdı ve sonra geri dönerek iblisin yüzünü taradı.
Çok tuhaftı. Belli ki bu kişi daha önce hiç görmediği biriydi ve yüzünde belirgin bir yüz değiştirme büyüsünün izi yoktu. Ama karşı tarafın işini iyi yaptığını hissetti.
O gözler, o burun ve dudaklara yakışmıyordu ama nasıl bir yüze sahip olması gerektiğini bilmiyordu.
İblisin gözleri kar rengini yansıtıyordu ve buzla kaplı zemin kan lekeleriyle lekelenmişti. Belki de kan lekelerinin etkisinden dolayı iblisin gözlerinde dikkatlice ayırt edilemeyecek kadar hafif bir kırmızı tabaka da vardı.
Açık kırmızı renge baktığı sırada iblisin sesini duydu.
İblis fısıldadı: “Neden kılıcını kınından çıkarmıyorsun?”
Kılıcı iblisin boynunun yanında, bir can kapısına doğru asılıydı ama aslında kınından çıkmamıştı. Ve kınından çıkarılmadığı sürece, öldürücü bir hamle olarak değerlendirilemezdi.
Xiao Fuxuan kaşlarını çattı ve yanıt olarak hiçbir şey söylemedi.
Nedenini açıklayamadı. Kendisi bile iblis sorduğunda öldürücü hamlesini kullanmadığını fark etmişti.
Kılıcın kabzasını tutan elini sıktı, yoğun şeytani auraya sarılı adama baktı ve uzun bir süre sonra cevap verdi: “Henüz zamanı değil.”
Bunun nedeni henüz doğru zaman olmaması ve iblisi yok etmesi için göksel bir ferman almamış olmasıydı, bu yüzden istemsizce ona biraz alan bırakmıştı.
Başka bir şey yüzünden değildi.
Onun cevabını duyan iblis bir süre sonra “Demek öyle.” dedi.
Dünyadaki söylentiler, Zhaoye Şehrindeki büyük iblisin iblise benzemeyen bir görünüme sahip olduğunu ve aynı zamanda insanların kalplerini büyülemede de iyi olduğunu söylüyordu. Bu söylentiler biraz gerçek gibiydi.
Çünkü gözleri yarı kapalıyken uçları hafifçe aşağıya doğru sarkıyordu ve bu da insanlara o anda bu iblisin üzgün olduğu yanılsamasını veriyordu.
Xiao Fuxuan, kalbinde tarif edilemez bir duygu hissetti. Daha anlayamadan, aniden parmaklarının altındaki her şeyin yok olduğunu hissetti.
Yere sabitlenen adam bir anda kar ve sis bulutuna dönüşerek dağıldı.
Xiao Fuxuan’ın kaşları gerildi ve az önce yere sabitlediği şeyin aslında iblisin enkarnasyonu olduğunu fark etti. Ölümsüze gelince…
İki adım öteden iblisin sesini duydu: “Xiao Fuxuan.”
Xiao Fuxuan aniden başını kaldırdı.
Karşı taraf onun adını seslenmişti ama bunca zamandır onu takip eden kimse yoktu. Belki de sadece kötü ruhları öldürme konusunda uzmanlaşmış Göksel Ölümsüz olup olmadığını doğrulamak içindi.
O gözler mürekkep kadar karanlıktı. İblis ona uzun süre baktı ve “Bir dahaki sefere…” dedi.
İblis bir an sessiz kaldı, “Bana Wu Xingxue deme.”
Sözleri biter bitmez uzun ve ince figür yeniden kar tanesi gibi dağıldı.
Kar tanelerinin rüzgarda dağıldığını gören Xiao Fuxuan elinde kılıcıyla ayağa kalktı.
Aniden bu köşkte çok yalnız hissetti.
O günün ardından Zhaoye Şehri uzun süre kara bulutlarla örtülmüştü.
Çünkü Wu Xingxue’nin şehre döndüğünü gören herkes lordlarında bir rahatsızlık olduğunu fark etti. Yüzü solgun ve renksizdi ve sabahın ilk ışıklarıyla aydınlandığında bulut dumanından daha solgun görünüyordu. Yarı kapalı gözlerini aşırı derecede karanlıktı ve o gözlerin içini görmek daha da zordu.
Bazı kötü ruhlar, bunun ruhunun bir şekilde hasar görmesi veya yaralanması nedeniyle olduğunu ve bundan yararlanmak için bir fırsat olduğunu düşündüler, bu yüzden art arda birkaç gün boyunca içeri girmeye çalıştılar.
İçeri girmeleri zor olmadı, hatta sorunsuzdu.
Ancak Zhaoye Şehrindeki diğer iblislerin bunu fark etmesi uzun sürmedi. O insanlar bir daha asla dışarı çıkamadılar.
Bir süreliğine tüm Zhaoye Şehri biraz huzursuzdu. Hiç kimse kesinlikle güçlü bir kişi tarafından sessizce bastırılmaktan ve tehdit edilmekten hoşlanmazdı, ancak içgüdülerinden de kaçamazlardı.
Bu süre zarfında daha önceki bazı tartışmalar yeniden gündeme geldi.
Bazı iblisler şöyle dedi: “Chengzhu, burayı İblislerin İni, Zhaoye Şehri olarak adlandırdı ve tüm iblisleri buraya topladı. Belki başka bir amacı vardır.”
Bir başkası da “Uzun zamandır aynı şeyi söylüyorum ama kimsenin bana inanmaması üzücü.” diye tekrarladı.
Aslında başlangıçta kimse buna inanmamıştı.
Ama şu anki durumda şüphelenen çok insan vardı. Yine de uzun süre Wu Xingxue’yi gözlemledikten sonra, hiçbir ipucu bulamadılar.
İblisler her zaman anlık zevkin ardından istediklerini yapar. Onlarca, hatta yüzlerce yıl sonra bile herhangi bir ipucu göremezlerse, artık bunun hakkında düşünmeye zahmet etmeyeceklerdir.
Üstelik o da bir iblisti ve gerçek doğaları ortadaydı. Yüzlerce yıl sürecek bir tuzak kurmaya kim zahmet ederdi ki?
Dolayısıyla birdenbire ortaya çıkan şüpheler çok uzun sürmedi, tıpkı daha önce olduğu gibi birkaç gün içinde ortadan kayboldu ve bir daha kimse bundan bahsetmedi.
Sanki dünyadaki tüm kötü ruhlar buraya teslim olmak için doğmuş gibi sakin bir şekilde Zhaoye Şehrine yerleştiler.
Kayısı Fener Festivali’nden sonra Wu Xingxue, Zhaoye Şehrinden uzun süre dışarı adım atmadı.
Daha sonra birkaç kez karşılaştılar, belki göklerin karanlıktaki iradesiydi, belki de ölümsüzlerle iblisler arasındaki bir tür kaderdi. Her seferinde en uygunsuz durumda, görülmesi en istenmeyen anda karşılaştılar ve her seferinde etraf darmadağın oldu.
Ardından ölümlü aleme her gittiğinde Wu Xingxue, Xiao Fuxuan’ın görünebileceği yerlerden kasıtlı olarak kaçınmaya başladı.
Sayısız insanın ona “Zhaoye Şehri Lordu” dediğini duymuş ve aynı zamanda sayısız insanın onun “vicdansız ve kötü” olduğunu söylediğini işitmişti ama hepsine normalmiş gibi davranıp kulaklarını tıkamıştı. Lakin Xiao Fuxuan’ın önünde asla bu kadar sakin duramazdı.
Bu duygu aslında insanın ruhunu parçalamaktan daha rahatsız ediciydi.
Wu Xingxue uzun süre bundan kaçındı.
O dönemde Tianxiu Ölümsüz cennetten sık sık göksel ferman aldığını ve her zaman kuzeye gidip geldiğini duydu. Ayrıca Tianxiu’nun her daim kuzeyde çalıştığını ancak bazen güneyde göründüğünü de duymuştu.
Tüm ölümlü alemi kendi sınırları içerisine alarak sürekli bir daire çiziyormuş gibi görünüyordu.
Uzaklaştıklarında aralarında dağlar ve denizler vardı ama çevrelerindeki insanların dedikoduları arasında birbirlerinin haberlerini dinliyorlardı. Yakın olduklarında ise bir şehir mesafesi kadardı.
Bir keresinde Wu Xingxue, Xiao Fuxuan’ı uzaktan gördü ve hemen arkasını dönerek bin adım ileri gitti. Ve binlerce kilometre ötedeki başka bir ıssız şehre gidip yıkıntı binalara ve at yollarına baktığında, birden buranın terk edilmiş bir imparatorluk şehri olduğunu hatırladı.
Bir keresinde Xiao Fuxuan ile bu at yolunda yürümüştü, elinde maskesini taşıyordu ve onu parmak eklemlerine vururken Xiao Fuxuan’a “Ya bir gün da ölümsüzler ve iblisler kalmazsa?” diye sormuştu.
Önceden gülüşerek “gelecek” hakkında sohbet ederlerdi ama artık neredeyse birbirlerine sırtlarını dönerek yürümeye alışmışlardı.
O gün Wu Xingxue, ıssız at yolunda uzun süre hareket edemeden durdu.
Bu gidiş geliş uzun bir süre devam etti, ta ki Wu Xingxue bir gün Dabei Vadisi’nde Xiao Fuxuan’ı görene kadar.
Yorum