Ölümsüz sektlerdeki insanların çoğu, Tianxiu Xiao Mian’ın iblisleri her cezalandırdığında bir sorgu yaptığını duymuştu.
Feng Sekti’nin Lideri’nin ruhu “Mian” kılıcının altın ışığıyla sarılıydı ve Tianxiu’nun derin, soğuk sesinin zihninde yerle gök arasında esen bir rüzgar gibi yankılandığını duydu: “Buraya nasıl geldin?”
Bu dört kelimeyi duyduğunda Sekti Lideri hâlâ son bir küçük ruh parçasına tutunuyordu.
İblislerin bedenleri üzerinde kullanılan sorgulamanın bir gün benim üstümde kullanılacağını tahmin etmezdim. Demek… Ben de kötü bir iblisim.
Başlarda kalbi hırsla dolu, iblisleri yok etmeye ve kötülüğü savuşturmaya can atan ölümsüz bir sekt öğrencisiydi.
Tianxiu’nun kılıcı altında, tüm hayatından sahneler sorgulama boyunca gözlerinin önünden geçti…
O, ilahi ağacı ölmediği hâlde gören dünyadaki ender insanlardan biriydi.
On iki yaşında neredeyse ölüme yaklaşmışken dağın tepesine dikilmiş devasa ağacı görmüştü. Görüşü biraz bulanık olmasına rağmen, ağaçtaki çiçeklerin ölümlü alemin kayısı çiçeklerine benzediğini hatırlıyordu.
O zamanlar, daha sonra Feng malikanesinde içi o devasa ağacın kırık dallarıyla kaplı bir kule saklayacağını hiç düşünmemişti.
On yedi yaşındayken Jing’guan’dan geçmişti. Hatta o devasa mezar höyüklerini gördüğünde ağıt yakmıştı, “Savaş alanında bu kadar çok kahramanın kemiklerinin olması ne yazık…”
O zamanlar, gelecekte bu kemikleri kendi sektinin gizli topraklarının altına sürükleyeceğini ve onları kendi yolunu açmak için kullanacağını hiç tahmin etmemişti.
Yirminci yaşında becerilerini gösterdi, biraz ün kazandı ve ailesinin itibarını kaybetmedi. Ayrıca o zamanlar Jing’guan’da birçok kötü ruhun olduğunu ve adı açıklanmayan bir yetiştiricinin sık sık komşu halka yardım ettiğini duymuştu. Hatta bunu ilk duyduğunda, “Eğer fırsatım olursa, gelecekte onu mutlaka ziyaret edeceğim” demişti.
O zamanlar, isimsiz yetiştiricinin Jing’guan’ı korumak için bir kule inşa edecek olan yalnız bir yetiştirici olduğunu bilmiyordu. Daha sonra onu ziyaret etmeye fırsatı olmayacağını, hatta yetiştiricinin qi’sinin sapmasına neden olan baş suçlu olacağını hiç düşünmemişti.
Ölümsüz ya da iblis olmak, iyi ya da kötü olmak düşünce meselesi gibi görünüyordu.
Çoğu ölümsüz sektin aksine, taç giydikten hemen sonra evlendi. Dao arkadaşı* onun çocukluk aşkıydı. Herkes, gençken tanışmış olan çiftlerin en sevgi dolu kişiler olduğunu söylerdi. Çok geçmeden ilk çocuklarına sahip oldular.
Maalesef çocuk anne karnında öldü ve dünyaya gelemedi. Dao arkadaşını uzun bir süre teselli etti ve belki de iblis qi’sine maruz kaldığını, ancak her şeyin yoluna gireceğini söyledi.
Hızla başka bir çocukları oldu, neredeyse anne karnında ölüyordu, ancak sonunda zorlukla sıyrılmayı başardılar. Bir oğlu olmuştu. Sadece anne rahminde yaşadığı sıkıntıdan ötürü kökleri doğuştan biraz zayıftı.
Ama öyleyse bile ne olmuş yani? Sonuçta çocuğunu canı pahasına kurtarmıştı.
Bir yıl sonra da bir kızları oldu. Oğlunun doğumuyla karşılaştırıldığında, kızının doğumu çok daha sorunsuz geçmişti, doğuştan parlak ve ince kökleri vardı.
Herkes ona arka arkaya bir oğul bir kıza sahip olmasının çok hayırlı bir olay olduğunu söyledi.
O zamanlar kimse onun kalbinde ne hissettiğini bilmiyordu; oğluna ve kızına derinden değer veriyor, iki çocuğunu da göklere çıkarabilmeyi diliyordu.
Çocuklarının yavaş yavaş büyümesini izledi ve onlara konuşmayı, okumayı, kılıç kullanmayı öğretti… hayatı boyunca öğrendiği her şeyi onlara aktardı.
O yıllarda tüm odağını nazik bir baba olmaya vermiş, kendi yetiştirme temelini oluşturmaya devam etmeyi neredeyse unutmuştu. Etraftakiler bu yüzden onunla dalga geçtiğinde hep gülümser ve “Büyülendiğimi farz edin” diye cevap verirdi.
Ne yazık ki çocuklarını yetişkinliğe eriştiremedi. İkisi de, eskiden ölüme yakın bir deneyim yaşadığı yaşta, on iki yaşındayken birbiri ardına öldüler.
Eşi defalarca tekrarladı, “Nasıl böyle olabilir, anlamıyorum…”
Ama kendisi içten içe biliyordu- kader geniş daireler çiziyordu, bu onun karmasıydı. O zamanlar ölmemişti, bu yüzden şimdi benzer bir şeyi deneyimlemek zorunda kalmıştı.
Oğlunu ve kızını kendi elleriyle tabutlarına taşıdıktan sonra bir daha hiç gülmedi.
O nazik baba gitmişti, geriye sadece ketum bir adam kalmıştı.
Aslında şu an hayatta olmasının karşılığını çoktan ödemişti, ancak kendisi henüz bunun farkında değildi. En başarılı dönemindeydi ve yalnızca kendini geliştirmeye odaklanmıştı. Yetiştirmesi onu yalnızca kendi sekti arasında değil, ölümlüler aleminin tüm yetiştiricileri arasında bir şampiyon yapacak kadar iyiydi.
İlahi ağaç mühürlendiğinde, sekti çok sayıda iblisin kafasını kesmiş, çok sayıda insana yardım etmiş ve böylece iyi bir karma biriktirmişti. Bu yüzden, bir zamanlar ilahi ağacı gördüğü için yasak yeri korumasını ve soyadını “Feng” olarak değiştirmesini söyleyen ilahi bir güç tarafından görevlendirildi.
Muhtemelen ölümlü alemin göksel ferman almış ender insanlarından biriydi. Ancak yasak bölge olduğu için yabancılara bunu söyleyemezdi. Böylece bu şanlı görev, yalnızca Feng Sekti’nin Lideri’nin veya gelecekteki Sekt Lideri statüsüne uygun olanların bildiği bir sır hâline geldi.
O, yüksek sesle söylenemeyecek olan bu sırrı bilen tek kişiydi.
Sadece geceleri giyebildiği gösterişli brokarlar gibi hissettiriyordu, bu tür son derece çelişkili duygularla ilk deneyimiydi.
Aynı zamanda tamamen iyi bir insan olmadığını ve hâlâ çok fazla dünyevi arzu beslediğini, özellikle övgüleri dört gözle beklediğini ilk kez o zaman anlamıştı.
Hatta bir zamanlar bu konuda küskün hissetmişti, ölümden döndüğünün farkındaydı. Elbette hayatını geri almanın bir bedeli olacaktı. Ama o kadar çok iyi şey yapmıştı ki, neden bedelini onlarla ödeyip daha iyi bir hayat yaşayamıyordu?
Kader hiç adil değildi.
Bu düşünceler kafasında ilk belirdiğinde, sakince onları zihninin derinliklerine bastırırdı.
Zaman geçtikçe, belki de zirvede çok uzun süre geçirdiği ve yetiştirmesi ölümlü alemin sınırına ulaştığı için, bu düşünceler aklına her geldiğinde hepsini serbest bırakmak istemeye başladı.
Bu hayatta deneyimledikleri, değerli olan ve olmayan tüm anıları üzerine düşünmeye kendini kaptırdı. Çok az şey kazandığını, içerlemekte ve isteksiz olmakta haklı olduğunu düşündü.
Bu nedenle… bir gün aniden çocuklarını hayata döndürmek istedi.
Bu düşünceyle birlikte her şey kontrolden çıktı.
O zamanlar söylediği “büyülendiğimi farz edin” cümlesi, onca zamandan sonra bir kehanet gibi belirmişti. Böylece geri dönüşü olmayan bir yola girdi. Gecenin bir yarısı oğlunun ve kızının tabutlarını çıkardı, onlar için bir dizilim oluşturdu ve sonra çocuklarını hayata döndürmek amacıyla işe yarayabilecek her şeyi aradı.
Bazenleri imkansız bir hayale bu kadar inandığı için deli olması gerektiğini düşünürdü.
En aklını kaybettiği dönemdi. Bir gece, salonda otururken garip bir rüya gördü. Rüyasında biri ona, “Aslında… tamamen umutsuz değilsin.” diyordu.
Bu konuyu çok fazla düşündüğü için gece rüyalarına bile girmeye başladığını düşündü. Ancak bir yandan da “Ne yapabilirim?” diye sordu.
Rüyasındaki kişi son derece bulanıktı ve yüzü net görülmüyordu. Kim olduğunu açıkça bilmese de karşı tarafa oldukça doğal bir şekilde “Xianjun”* dedi. Belki de her zaman söylediği için böyle hitaplar alışkanlık haline gelmişti.
Ç/N: Xianjun- Ölümsüz demek ama Shangxian ile aynı anlamda değil. Xianjun genelde yetiştirme yapan kişiler için kullanılan resmi bir ifadedir. Shangxian ise göğe yükselmiş ölümsüzler için kullanılır.
Rüyadaki kişinin görünüşünü ve sesini bile net hatırlamıyordu ama karşı tarafın işaret ettiği iki yolu hatırlıyordu.
Bir yolda çok özel birini, küçük bir kızı bulacaktı. Kız geçmiş yaşamında sefil bir şekilde ölmüştü. Bu hayatta ise küskünlükle doğmuş ve çok küçük yaşta öksüz kalmıştı. Eğer o öksüz kızı kendi kızı olarak kabul eder, kaderindeki kızgınlığı yatıştırır, geleceği için yardım eder ve iyi bir karma biriktirirse oğlunu ve kızını tekrar görme fırsatına sahip olacaktı.
“Xianjun” diğer yolun ayrıntılarına girmemişti ama oldukça sıradan bir şekilde, “Eğer yapamazsan, o zaman geçmişe dön ve karşılığında kendi hayatını kullan.” demişti.
***
Feng Sekti’nin Lideri yıkık dökük bir tapınakta cılız, pis, küçük bir kızla karşılaştığı gün gelene kadar gördüğü rüyayı ciddiye almadı.
Tapınak, Keder ve Neşe Tanrısı’nın terk edilmiş tapınağıydı ve küçük kız korkmuş bir serçe gibi titriyordu. Dönecek bir evi bile olmayan öksüz bir kızdı.
Onu görür görmez afalladı ve bu tesadüfü fırsat bilip küçük kızın ruhunu yokladı. Küçük kızın ruhu gerçekten de küskün enerji taşıyordu. Alışılmış bir kolaylıkla kızın önceki yaşamını inceledi ve yaşamının son derece kısa olduğunu gördü- evi yıkılmıştı, annesi ve babası bir düşman tarafından öldürülmüştü, onu koruyacak kimsesi yoktu. Tek başına, hayalet gelin olarak hizmet etmek için yakalanana, hatta iki gözü de oyulana ve sonunda sefil bir ölümle karşılaşana kadar oradan oraya sürüklenmişti.
Hatta kız trajik ölümünden sonra küçük kız, Keder ve Neşe Tanrısı’nın tapınağında diz çöküp intikam almak bile istemişti.
Ç/N: Ufak bir hatırlatma, bu öksüz kız 25. bölümde Yun Hai’nin intikam için ailesini öldürdüğü kız.
Öksüz kız, geçmiş yaşamında sefil bir şekilde öldüğü için bu yaşamında küskünlük taşıyordu.
Her şey rüyasıyla mükemmel bir şekilde örtüşüyordu.
O andan itibaren, Xianjun’un rüyasında söylediği yola girdi ve kararlılıkla yürüdü.
Öksüz kızı Feng Sekti’ne geri götürdü, onu evlatlık kızı olarak kabul etti ve Feng Shulan adını verdi.
İki çocuğu öldüğünden beri hiç gülümsememişti ve artık nasıl nazik bir baba olunacağını dahi hatırlamıyordu. Yani Feng Shulan’a karşı iyi olduğu söylenemezdi. Feng Shulan’a baktığında ölen kızını hatırlamamak için ona fazla yaklaşmıyordu.
Ama Feng Shulan’a yakınlık dışında her şeyi verdi; giyim ya da yiyecek konusunda endişelenmesine gerek yoktu ve her şeyi özenle ona öğretmişti. Herkes ona “avuçtaki inci”* derdi.
Ç/N: “Avuçtaki inci” genelde kız çocukları için çok değerli olduklarını belirtmek amacıyla kullanılan bir tabirdir. “Gözbebeği” olarak da çevrilebilir.
Bekledi ve bekledi…
Feng Shulan’ın büyüyüp yetişkinliğe erişmesini ve kontrolü ele almasını, yavaş yavaş bir sonraki Sekt Lideri düzeyine ulaşmasını ve kendi nesli arasında olağanüstü bir yetenek hâline gelmesini izledi.
Ama en başından beri sözde “talihi” hiç elde edememişti. Gece gündüz düşündüğü oğlunu ve kızını hâlâ göremiyordu.
Gün geçtikçe daha da gergin ve endişeli hissetmeye başladı. Böylece bir gün yaptıklarından pişman oldu.
Xianjun, rüyasında iki yola işaret etmişti.
Denediği ilk yoldu ama yeterince sabrı yoktu ve daha fazla bekleyemezdi. Böylece ikinci yolu düşünmeye başladı.
Ne yazık ki Xianjun ona fazla ayrıntı vermemişti, kavrayabildiği tek şey kısa iki kelimeydi. O kelimeleri kurcalayarak tekrar tekrar düşündü- yaşam takası ve geçmişe dönmek.
Herkes, yaşam takasının cennetin düzenine aykırı olduğunu ve son derece zor olduğunu bilirdi. Ve geçmişe dönmek daha da zordu.
Ama Sekt Lideri’nin bakış açısına göre, o herkesten daha farklıydı. Bir sırrı koruyordu- ilahi ağaç.
İlahi ağacın gücünden destek alarak geçmişe dönmenin bir yolu vardı ve ilahi ağacın mühürlendiği yeri koruyan kişi oydu.
O zamanki saplantısı yüzünden aklını kaybetmişti. Tek düşüncesi bunun ilahi bir talih olduğuydu.
Bu nedenle gizlice yasak bölgeye gitti.
Yasak bölgenin canlı bir insan tarafından geçilmesinin sonuçlarıyla uğraşamazdı, herhangi bir şeyi rahatsız edebilir veya mührü bozabilir, daha fazla korkunç olaya neden olabilirdi.
Bu yüzden hiçbir şeyle uğraşamadı, sadece geçmişe dönmek istiyordu.
Ve sonra başardı.
Yaşam takası tekniği on binlerce ölü ruh gerektirdiğinden, geçmişe, ilahi ağaç mühürlenmeden çok uzun yıllar öncesine gitti.
Ölü ruhların en bol olduğu Jing’guan’a ulaştı, ancak Jing’guan’da yakışıklı, sert yüz hatlarına sahip bir yetiştiricinin mezar bekçiliği yaptığını gördü. Adam oldukça genç görünüyordu ancak xiulian seviyesi kendisininkinden aşağı değildi.
Belli ki kaba kuvvetle istediğini alamayacaktı. Bu yüzden Jing’guan’da bazı değişiklikler yaptı.
Gizli bir oluşum kurmuştu.
Jing’guan’da bolca kum ve taş vardı. Oluşum taşlarının onların arasına karıştığının fark edilmesi son derece zordu ve dahası, oluşum pek de güçlü değildi, tespit edilemeyecek kadar inceydi. Birkaç ay boyunca Jing’guan’da kimsesin ruhunun bile duymadığı şeyler yaptı.
Dünyada oyuna karışanların kolayca yoldan çıkarılacağına dair bir söz vardı.
Ve o yetiştirici, çoktan oyunun içine karışmıştı.
Ondan sonra her şey Sekt Lideri’nin düşündüğü gibi sorunsuz ilerledi.
Dilediği gibi on binlerce ölü ruh elde etmişti. Kimsenin haberi olmadan kuleyi Feng Sekti’nin saklı topraklarına aldı ve oğlu ile kızının tabutlarını oraya yerleştirdi.
İki çocuğu da onun yüzünden cezalandırılmış, onun yüzünden ölmüşlerdi. Asıl planına göre, bunu telafi etmek için kendi hayatını kullanması gerekiyordu.
Ancak zamanı geldiğinde fikrini değiştirdi.
Feng Sekti’nde çok fazla insan vardı. Sekt Lideri olarak hayatını kaybederse, sekt kesinlikle kaosa sürüklenecek ve kayıpları, kazançlarından ağır basacaktı.
Bu yüzden kendisine pek çok gerekçe göstererek, sonunda tabutları ölü ruhlarla birlikte mühürledi.
Daha sonra kendi yerine geçebilecek birini bulmaya karar verdi. Uzun bir süre araştırdıktan sonra, oğlunun doğum haritasına son derece benzeyen bir çocuğu evlatlık olarak almak üzere seçti.
Çocuğu Feng Sekti’nin kapısından geçirirken şöyle düşündü: Bu çocuk neredeyse ölmek üzereydi. Benimle karşılaşmasaydı kesinlikle daha fazla yaşayamazdı. Onu iyi yetiştireceğim ve o da uygun bir şekilde bana sevgisinin karşılığını verecek.
Aslında bu çocuğu sadece bir canla değiş tokuş etmek için evlat edinmişti.
Sonra günlerden bir gün banliyölerde Feng Shulan ile karşılaştı…
Artık bu küçük kıza ihtiyacı yoktu. Bu yüzden görmezden gelerek uzaklaştı ama bir an sonra tekrar arkasını döndü.
Ruhunu kontrol etmek için uzandığında önceki yaşamında bazı değişiklikler olduğunu fark etti- Keder ve Neşe Tanrısı’nın tapınağına gitmemişti ve reenkarnasyona daha erken girmişti. Yani onunla karşılaştığı zamanda eskisinden daha önceydi.
Bir süre tereddüt etti ama yine de küçük kızı geri almaya karar verdi. Onu evlatlık kızı olarak kabul etti ve ona tekrar Feng Shulan adını verdi.
Evlatlık kızına eskisi gibi mesafeliydi, hatta onunla eskisinden bile daha az görüşüyordu. Kendisi de neden ona yabancı olan bir çocuğu evlat edindiğini anlamıyordu.
Hâlâ az da olsa saf bir iyiliğe sahip olduğunu düşündü.
Bir keresinde inzivaya çekildiği sırada kendine bu soruyu defalarca sormuş, uzun uzadıya düşünmüştü. Sonunda hâlâ yarı yarıya iyi bir insan olarak kabul edilebileceği sonucuna vardı.
Hâlâ yarı yarıya iyi bir insanım.
Daha sonra bu cümleyi kendi kendine sık sık tekrar etti, sanki ne kadar çok söylerse o kadar doğru olurdu.
Ta ki bugüne kadar sürmüştü, evlatlık oğlu Feng Huiming’in ölümcül hareketiyle kılıçtan geçtikten sonra, Tianxiu’nun sorgusundan derin bir sarsıntıyla aniden uyandı…
Bu sözleri kendi kendine söyleyip dursa da artık o yarı iyi insan da gitmişti.
Bilinci kapanır kapanmaz, aniden bu hayatta gördüğü birçok insanı hatırladı. Önceden, ölmeden önce göreceği kişilerin hayatlarını kaybeden oğlu ve kızı olacağını düşünürdü, ama onlar olmayacağını kim bilebilirdi…
Hatırladığı kişiler, kırmızı gözlerle “Artık mutlu ölebilirim” diyen Feng Huiming, ona her zaman “shifu” diyen, asla “baba” demeyen Feng Shulan ve ilk gittiğinde gördüğü sınırsız mezar höyükleriydi. Jing’guan’daki yetiştirici öldüğünde ruhu bulunamayacak kadar paramparça olmuştu.
Ölüm anında tüm bunları hatırlamasının başka bir tür intikam olup olmadığını merak etti.
***
Wu Xingxue sorgulama sahnelerini birbiri ardına izlerken, devasa mezar höyüklerini görünce kestiği o dalları hatırlamadan edemedi…
Sanki hâlâ Jing’guan’ın asla dağılmayan soğuk sisinin kokusunu alabiliyor, yetiştiricinin gece boyunca feneri yukarıya kaldırıp yavaşça etrafta dolaştığını görebiliyor, mezar höyüklerinin altındaki ölülerin çığlıklarıyla birlikte genç öğrencilerin sessiz fısıltılarını hâlâ duyabiliyordu.
Bir an kaskatı kesildi, kaşları aniden derin bir şekilde çatıldı.
İlahi buyrukları kabul ettikten sonra, sık sık belirli yerlere giderdi. Jing’guan’a gittiği zaman ilahi ağacın mühürlendiği zamandan kısa bir süre önceydi. Göklerde henüz Xiandu yoktu ve Tianxiu ölümsüz olarak atanmamıştı…
Peki Xiao Fuxuan onu nasıl görmüştü?
Wu Xingxue yanındaki adamın elini tuttu, parmaklarını sıkıca kavradı ve diğerinin gözlerinin içine baktı, sesi boğazında düğümlendi, “Xiao Fuxuan, beni Jing’guan’da gördüğünü söylemiştin… Kimdin?”
Sen onlardan hangisiydin?
***
Genç general, ilahi ağacı korumak için göksel felaketin yıldırımı altında öldüğünde ruhu parçalara ayrılmış ve reenkarnasyon döngüsüne girememişti.
Kanının aktığı her yer beyaz yeşim özüne dönüşmüştü. Üç nesil yaşamın bütün kemikleri Jing’guan’a gömülmüştü, bu yüzden ilahi ağacın bile tanıyamadığı ruh parçaları farklı bedenlerde dolaşıyordu.
Gizemli bir bağlantı nedeniyle parçalanmış ruhları taşıyan bedenler sonunda Jing’guan’da toplanmışlardı.
Ancak Xiao Fuxuan’ın kendisi geçmişin karmalarından habersizdi.
Tek bildiği şimdiki hayatının sayısız ruh parçasından oluştuğu, farklı bedenlerde tamamlanmamış sevinçler ve kederler gördüğüydü. Nereden geldiği belli değildi ve gidecek yeri de yoktu.
Lambasını kaldırıp gece devriyesine çıkan yetiştirici, uğursuz doğum çizelgelerine sahip müritler ve devasa mezar höyükleri arasında sessizce nöbet tutan ölüler kendisiydi.
Lingwang maskesini takarak sisi yarıp geçene kadar, Jing’guan’ın asla dağılmayan soğuk sisinde yıllarını geçirdi…
Lingwang sayısız yaşam ve ölümden, sayısız karmaşadan geçmişti.
Her birini izlemişti ve hatırlıyordu. Bir süre sonra o kişiyi sadece sırtından bile tanıyabilecek kadar çok görmüştü.
Ama karşı taraf “Sen onlardan hangisiydin?” diye sorduğunda nasıl cevap vermesi gerektiğini bilmiyordu.
Xiao Fuxuan, Wu Xingxue’ye bakmak için gözlerini indirdi. Bir süre sonra elini kaldırdı ve dudaklarının köşesine dokundu.
Ben kimdim…
Ben o insanların çoğuydum.
Sayısız kez Jing’guan’ın uçsuz bucaksız sisine girdin.
Beni öldürdün, beni kurtardın, bana baktın ama beni hiç görmedin.
Etiketler: novel oku Unseen Immortal Of Three Hundred Years [Novel] Bölüm 60: Parçalanmış Ruh, novel Unseen Immortal Of Three Hundred Years [Novel] Bölüm 60: Parçalanmış Ruh, online Unseen Immortal Of Three Hundred Years [Novel] Bölüm 60: Parçalanmış Ruh oku, Unseen Immortal Of Three Hundred Years [Novel] Bölüm 60: Parçalanmış Ruh bölüm, Unseen Immortal Of Three Hundred Years [Novel] Bölüm 60: Parçalanmış Ruh yüksek kalite, Unseen Immortal Of Three Hundred Years [Novel] Bölüm 60: Parçalanmış Ruh light novel, , arielsbubble
Sunucu değişikliğinden ötürü bölümlerde sayfalar hatalı olabilir. Gerekli güncellemeleri yapıyoruz ancak biraz zaman alacak. Sabrınız için teşekkürler🌸
Yorum