Çevirmen: Ari
Bölüm 48: Kanıt
“Evet” der demez, Feng Huiming olduğu yerde donakaldı.
Neden “Evet” diyorum?
Feng Huiming bir an için sersemledi. Hemen ardından kuru dudaklarını ıslattı, başını sallamak ve inkar etmek istedi. ‘Hayır! Az önce söylediklerimi dikkate almamalısın, onları toplayan benim sektim değildi!’
Ancak, boynu hareket etmemesi için sıkıştırılmış gibiydi ve sanki dilinin ucuna büyü yapılmışçasına “Hayır” bile diyemiyordu.
Sektinin Yüz Hazine Kitap Köşkü’nde, garip genç adamın okyanus büyüklüğündeki zorlamasıyla karşılaştığı sırada da şu an olduğu gibi tek kelime bile açıklama yapamamıştı.
Feng Huiming o kadar gergindi ki tüm vücudu ter içinde kaldı. Gözbebekleri stres altında kızarmıştı.
Ağzını birkaç kez açıp kapadı, iki yanında sallanan parmaklarını yumruk yaptı ve sonunda, “Benim… Feng Sektimin böyle bir niyeti yoktu.” dedi.
Kahretsin.
Feng Huiming hayatında ilk kez içten içe lanet ediyordu.
Bir yandan onun başarısız mücadelesine yönelikti.
Öte yandan, kendisinde bir sorun olduğunu sezdiği içindi. Sanki konuştuğunda dudakları ve dili emirlerine uymuyor, söylemek istemediği sözleri söylemeye zorlanıyordu.
Halktan biri olsaydı, kesinlikle ele geçirilmiş olduğu düşünülürdü.
Ama o sıradan bir insan değildi, Feng Sekti’nde sekt liderinden sonra ikinci sıradaydı. Kim onun kafasını karıştırmaya cesaret edebilirdi?
Feng Huiming’in gözleri şokla büyüdü ve önündeki garip genç adama baktı. Bir an için, bunu yapanın o olduğunu düşündü.
Böylesine sınırsız güce sahip birinin istese onu kontrol etmesi muhtemelen zor olmayacaktı.
Ancak çok geçmeden bir şeylerin ters gittiğini fark etti.
Bu kişi belli ki ona soru sormak için gelmişti. Tam olarak sormak istediği şeyleri soruyordu, o halde nasıl cevap vereceğini neden kontrol etsindi? Hiç mantıklı değildi.
Yani bunu yapan başka biriydi.
Feng Huiming, genç adama baktı ve ona şunu söylemeye çalıştı: Az önce söylediğim tüm sözler yanlıştı, söylemek istediğim bu değildi; beni kontrol eden biri var, duyduklarına inanma!
Fakat yine de bu açıklamayı dile getiremedi.
Ve genç adamın bakışları, sanki tüm mücadelesini görüyormuş gibi, tüm bu süre boyunca onun yüzüne sabitlenmişti. Karşı taraf hafifçe kaşlarını çattı, sonra hemen normale döndü.
Bir süre sonra, “Pekâlâ, soruyu değiştireyim.” dedi.
Bu sözleri duyduğunda, Feng Huiming neredeyse gözyaşlarına boğulacaktı. Karşısındaki kişinin, ifadesinin ve sözlerinin ardındaki mücadeleyi fark etmiş olduğunu ama neyin gerçek neyin sahte olduğunu belirleyemediğini düşündü.
Genç adam, “Feng Sekti ile Luohua Dağ Pazarı’ndaki yasak bölge arasındaki bağlantı nedir?” diye sordu.
Bağlantı falan yok!
Feng Huiming içten içe bağırdı…
Kendini bir daha konuşamamaya tamamen hazırlamıştı, ama genç adamın gözlerini kıstığını ve usulca tekrarladığını gördü, “Bağlantı yok mu?”
Feng Huiming, bu sefer gerçekten konuştuğunu ve üstelik herhangi bir değişiklik yapmadan tam olarak aynı kelimeleri söylediğini ancak o zaman fark etti.
İlk başta çok sevindi, sonunda bazı gerçekleri söylediğini düşündü. Ama bir anda tekrar paniğe kapıldı…
Çünkü başka bir sorun vardı–
Bu sefer zıt sözler söyleseydi ve “Çok derin bir bağlantı var” deseydi, genç adamın ondaki sorunu yüzde yüz görebileceğine inanıyordu.
Ama tam tersine bu sefer doğruları söylemişti. Diğer adamın gözündeki “kontrol edilme” hipotezi artık oldukça sallantıdaydı.
Eğer gerçekten kontrol ediliyorsa, neden bir an doğruyu söyleyip hemen sonra yalan söylesindi?
Aksine bu tür yarı doğru, yarı yanlış olan sözler, yalanları kendisinin uydurduğunu düşündürürdü.
Feng Huiming olduğu yerde donup kaldı. Bu sefer gerçekten tüm vücudundan soğuk terler akıyordu.
Henüz pek bir şey söylememişti ama kafasında bir uğultu hissetti ve her şey bulanıklaştı. Genç adama açıklamaya çalıştı, “Luohua Dağ Pazarı’ndaki tüm o bağlı ruhlar konusunda… sektim gerçekten bu olayı biliyor. Ruhların yasak bölgede bastırıldığının biz de farkındayız. Tüm Luohua Dağ Pazarı’yla sektimiz ilgileniyor. Ama bu ruhların neden seçildiği ve nereden toplandıkları hakkında… Feng Sektimin gerçekten hiçbir fikri yok.”
Hızla her şeyi anlattı. Fakat tam olarak açıklayabilmek için en baştan başlamaktan başka çaresi yoktu.
“Bu uzun bir hikaye. Ben daha gençken, bunların çoğunu babamdan duydum… yani sekt liderinden…”
Bir saat kadar önce, genç adamın sahte gülümsemesi yine tam bu şekilde önündeydi. Feng Huiming, Wu Xingxue’nin yüzünde tekrar böyle bir gülümseme gördüğü an paniği ve korkusu yoğunlaştı.
Daha fazla mücadele edemezdi. Feng Sekti öğrencilerine ve ardından Feng Shulan’a bir göz atıp parmaklarını sıkarak uzunca iç çekti ve sonunda karar verdi, “Tamam… Tamam, tekrar anlatacağım, tekrar anlatacağım.”
Panik hâlinde Yüz Hazine Kitap Köşkü’nde söylediklerini hatırlamaya çalıştı. Ancak zihninin tamamen boş olduğunu ve yalnızca en küçük parçaları hatırlayabildiğini fark etti. Fakat Xiao Fuxuan ve Wu Xingxue’nin bakışları üstündeyken daha fazla sessiz kalırsa bir daha nefes alamayabileceğinden endişeliydi. Bu nedenle sadece zihnindeki kırıntıları bir araya getirdi, “Babam… Yani sekt lideri demişti ki, bir zamanlar ilahi ağaç kötü niyetli kişiler tarafından kullanılmış ve bu da her türlü felakete yol açmış. Öyle ki bazı masumlar trajik bir şekilde ölmüş ve bazıları da bu durumdan nasiplerini almış. Bu kötü niyetli kişiler, ölen sayısız kişinin huzursuzluğu sayesinde, ilahi cezayla birlikte nihayetinde hak ettikleri sonla karşılaşsalar da, herkes ilahi ağacın ölümlü alemde var olmasının gerçekten uygun olmadığını biliyormuş. İnsanların ulaşamayacağı bir yerde saklanması gerekiyormuş. Mühürlenmesinin nedeni de bu.”
“Ve aslen Feng ailemizin soyadı “Feng” değildi. Sekt liderinin dediğine göre, önceki aile adı bununla değiştirildi ve değişikliğin nedeni ilahi ağaçtı…”
“İlahi ağaç Luohua Dağı’nda mühürlendiği için bu bölgeyi korumak, insanların yanlışlıkla ilahi ağacın yasak bölgesine girmesini ve felaketlere yol açmasını önlemek için sektimiz görevlendirildi. Bu yüzden sektimizin adı “Feng”* olarak değiştirildi. Ölümsüzlerin gökler tarafından bahşedilen unvanları gibi olmasa da, biraz benzer olarak kabul edilebilir.”
*Feng: Mühür.
“Yani, Luohua Dağ Pazarı’ndaki insanların durumunun… elbette ki farkındayız. Ve yasak bölgenin yerini de biliyoruz. .”
Feng Huiming bir an için duraksayıp devam etti, “Ruhlara gelince…”
Sanki şüpheleri varmış gibi bilinçsizce hancıya baktı, bunu bir “bağlı”nın önünde gündeme getirmek istemiyordu. Ama sonunda dişlerini gıcırdatarak devam etti, “Neden burada toplanıp hapsedildiklerini, ilahi ağacın mühürlenmesinin arkasındaki gerçek kişiye sormalısınız.”
“İlahi ağacın mühürlenmesinin arkasındaki kişi” derken, kimin mühürlediğini biliyormuş gibi tamamen tereddütten yoksundu.
Feng Sekti’nin yasak bölgenin bekçisi olarak görevlendirildiği ve bu nedenle soyadlarını “Feng” olarak değiştirdikleri doğruysa, o zaman ilahi ağaçla yakından ilişkileri olduğu kabul edilebilirdi ve büyük bir olasılıkla Xiandu’nun bazı ölümsüzlerinden çok daha fazla şey biliyorlardı.
Wu Xingxue bunu düşündü ve, “İlahi ağacı mühürleyen kimdi? Lingtai mi?” diye sordu.
“Hayır.” Feng Huiming derin bir sesle konuşarak başını salladı. “İlahi ağacı mühürlemeye karar veren ilk kişi, ilahi ağacın kendisiydi.”
Bunu duyan Wu Xingxue’nin gözleri seğirdi, “İlahi ağacın kendisi mi?”
Feng Huiming bir an duraksadı ve ona şaşkınlıkla baktı, “Evet…”
Daha önce Yüz Hazine Kitap Köşkü’ndeyken genç adam bu açıklamayı duyduğunda böyle bir tepki vermemişti, sadece su gibi sakin bir şekilde dinlemişti.
Fakat ikinci kez duyduğunda verdiği tepki farklıydı, bu nedenle Feng Huiming biraz tedirgin hissetti ve ‘Beni yine test ediyorlar!’ diye düşündü.
“Gerçekten ilahi ağacın kendisiydi, hiçbir şey uydurmuyorum!” Feng Huiming cennete yemin etmek için iki parmağını havaya kaldırdı, ama sonra bu söylediklerinin hepsini sekt liderinden duyduğunu hatırladı, kendisi hiçbir şey görmemişti. Dolayısıyla bir an tereddüt ettikten sonra yemin edemedi.
“Duyduğum şey gerçekten de böyleydi,” dedi Feng Huiming, “İlahi ağacı mühürlemek gerçekten de ilahi ağacın kendi kararıydı. Yasak bölgedeki bütün oluşumları hazırlayan da kendisiydi. Oradaki her şeyden haberdar.”
Feng Huiming derin bir ifadeyle, “İlahi ağaç, mühürlendiğini ve artık kimsenin bundan yararlanamayacağını gördükten sonra Luohua Dağı’ndan ayrılarak Xiandu’ya gitti.” dedi.
Konuştuktan sonra başını kaldırdı ve Wu Xingxue’nin karmaşık ifadesiyle karşılaştı.
Feng Huiming: “…”
Bir an tereddüt etti. En sonunda, kendi gözüyle mi gördüğüne, yoksa kendi kulağıyla mı işittiğine aldırış etmeden, iki parmağını havaya kaldırdı, “Yemin ederim ki tek bir kelime bile uydurma değil. Gerçekten de böyle.”
Bunu söyledikten sonra, karşı tarafın usulca, “Yemin ettiğini söylüyorsun… Peki sana kim kefil olacak?” dediğini duydu.
Bir an için afallayan Feng Huiming, beklenmedik bir şekilde başını salladı, “Kanıtım var!”
Wu Xingxue: “?”
Bu sefer gerçekten Wu Xingxue’nin merakını uyandırmıştı.
Sadece o değil, Feng Shulan da dahil olmak üzere orada bulunan tüm insanlar sabit bir şekilde Feng Huiming’e bakıyordu.
Wu Xingxue dudaklarını araladı ve “Neyden bahsediyorsun?” diye sordu.
Tek bir günde, Feng Huiming iki kez hırpalanmıştı. İlk seferinde dil çabukluğuna güveniyordu fakat ikinci seferde kendini bitkin hissettiği için ikna etme yeteneğini kaybetmişti.
Ağzını açtı ama ne diyeceğini bilemedi. Uzun bir süre sonra, inanılmaz derecede zor bir karar vermiş gibi görünüyordu.
Bir süre gözlerini yere indirdi, ardından Wu Xingxue ve Xiao Fuxuan’a, “Biliyorum, bunu defalarca sorduğunuza göre, dürüst olsam ve aynı şeyi onlarca kez tekrar etsem bile, yine de bana inanmakta zorlanacaksınız. O hâlde…”
“Benimle Feng malikanesine gelin, sizi görmeye götüreyim. Ne de olsa görmek inanmaktır.”
Wu Xingxue bir an için şaşkına dönmüştü.
Feng Huiming’in onları Feng malikanesine davet etme girişiminde bulunmasını beklemiyordu. Bu nedenle bilinçsizce Xiao Fuxuan’a baktı.
Daha önce, çeşitli şeylere dayanarak, bu Luohua Dağ Pazarı’nın aslında bir illüzyon alemi değil, gerçek geçmiş olduğu sonucuna varmıştı. Ama ne kadar emin olursa olsun, bu yine de bir tahmindi. Eğer yanlış tahmin ettiyse, Luohua Dağ Pazarı’ndan çıktıkları anda illüzyon alemi paramparça olacaktı.
Hem Feng Sekti, hem de yasak bölge illüzyon alemiyle birlikte sisin içinde kaybolacaktı.
Bu nokta üzerinde düşünen Wu Xingxue biraz tereddütlüydü. Ama ona dolanan qi aracılığıyla, Xiao Fuxuan’ın yumuşak bir şekilde şöyle dediğini duydu: “Bu bir illüzyon alemi olsa bile zararı yok. Yasak bölgeye bir kez girdiysem sonra tekrar girebilirim. Ve sen de Feng Sekti’ni iki kez sorguladığına göre, üçüncü kez de sorgulayabilirsin.”
Wu Xingxue bir an donakaldıktan sonra gülümsedi.
Vücudunda dolaşan şeytani qi ve uzuvlarını saran zincirlerle, öldürücü hareketlerden başka bir şey yapamıyordu. Başlarda, her adımında ellerini kana bulayacağını ve bir çok engelle karşılaşacağını düşünmüştü.
Ama belli bir kişinin varlığı sayesinde, hiçbir engel olmadan özgürce hareket edebiliyordu.
Yorum