Çevirmen: Ari
Bölüm 47: Feng Sekti
Wu Xingxue, “Kimin sorduğunu söyledin? Ben mi?” Feng Huiming birkaç kez dudaklarını açıp kapadı ama cevap veremedi, yüzü her şeyi açıkça anlatıyordu.
Wu Xingxue, gözlerindeki şaşkınlık parıltılarıyla Xiao Fuxuan’a bakmak için kafasını çevirdi.
Ama hızla geri döndü. Feng Huiming’e tekrar baktığında, ifadesi bir dağ kadar sabitti. Ses tonu oldukça sakindi ve herhangi bir şaşkınlık belirtisi göstermiyordu. Hatta o andan itibaren sorusu başka derin anlamlar içeriyormuş gibi “Ben yaptım, değil mi?” dedi.
Feng Huiming yutkunduktan sonra sesini alçaltarak şöyle dedi, “Biliyorsan neden soruyorsun?”
Bu ifadeyle karşı karşıya kaldığında, Wu Xingxue onun yalan söylemediğinden kesin olarak emin oldu, gerçekten de yaklaşık bir saat kadar önce birisi ona gelip aynı soruyu sormuştu.
Şu anki ona benzeyen kişi tam olarak kimdi?
Wu Xingxue kendi yüzüne dokundu, aklından hızla bazı hesaplamalar geçti.
Xiao Fuxuan’ın adı çoktan ifşa edildiği için yüz değişikliğini kaldırmıştı ama Wu Xingxue hâlâ farklı bir yüze sahipti. Xiao Fuxuan’ın kılık değiştirmesine yardım ederken yaptığı sahte yüzü kullanıyordu. Yüzü bir saat öncekiyle tamamen aynı görünüyorsa bu, Wu Xingxue’nin şu an eskiden kullandığı sahte yüzü kullandığı anlamına geliyordu.
Bu kısmı kendi içinde tahmin etmesi zor değildi.
Ama daha derinlemesine düşünüldüğünde, bu sorun aslında başından beri belliydi- Dün gece hana girdiğinde, hancı çok uzun zaman önce çıkış yaptıklarını söylemişti. Bu sorun değildi, fakat Luohua Dağı bir illüzyon alemiydi ve yüzyıllar öncesindeki kendilerini illüzyon aleminde görmüş olmaları biraz fazla rastlantısaldı.
Fakat şimdi, Feng Huiming, “Açıkça bana bir saat kadar önce sordun” diyordu.
İlk bakışta, bu sözler hancınınkilerle tamamen aynıydı. Bu durumda, yüzyıllar öncesinin Wu Xingxue’si hanı terk ettikten sonra Feng Huiming’i alıkoymak ve onu yasak bölge hakkında sorguya çekmek için Feng malikanesine gittiğinde, kullandığı sahte yüzü henüz kaldırmamıştı.
Ve bu talihsiz adam, sorgulaması tamamlandıktan hemen sonra şu anki Wu Xingxue ve Xiao Fuxuan tarafından yakalandığı için bu sözleri söylemek zorunda kalmıştı. Zamanlama bile tam olarak uyuşuyordu.
Ancak, zamanlamanın ve sorunun kaynağının tam olarak eşleşmesi nedeniyle işler daha da şüpheliydi. Burası Luohua Dağ Pazarı’nın illüzyon alemiydi ve Feng Malikanesi bu alanda değildi, bu nedenle illüzyon aleminin kapsamı dışında olması gerekirdi.
İllüzyon aleminde meydana gelen olaylar, illüzyon aleminin dışında meydana gelen olaylarla tutarlı kalabilir miydi? Elbette böyle bir şey mümkün değildi.
Ya da en azından bu kadar doğal bir şekilde tutarlı olması imkansızdı.
Wu Xingxue bunu düşündü ve aklına tek bir açıklama geldi: Luohua Dağ Pazarı’nın illüzyon aleminde değillerdi, gerçek geçmiştelerdi! Luohua Dağı’na ayak bastıkları andan itibaren yüzyıllar önceki dağda duruyorlardı.
Böyle düşününce ister hancı, ister Feng Sekti olsun, ona bu şekilde yaklaşan tüm tepkiler mantıklıydı.
Hancının bakış açısına göre, burada bir geceliğine konaklamış ve ardından ikinci kez kalmaya gelmiş iki kişi vardı. Ve Feng Huiming’in bakış açısına göre, aynı kişi aynı gün içinde iki kez aynı şeyleri sormak için onu aramıştı.
Gerçekten de tuhaf ve sinir bozucu bir durumdu.
Feng Huiming’e biraz daha zaman tanıyıp daha dikkatli düşünmesine veya biraz daha onu incelemesine izin verseydi, bazı şüpheli noktalar keşfedebilirdi- örneğin, aynı kişi olmasına rağmen kıyafetleri aynı değildi. Arada sadece bir saat vardı ve bir saat önce bu kişinin bedeni hâlâ ölümsüz qi taşıyorken, bir saat sonra nasıl bir iblise dönüşebilirdi?
Lakin görüldüğü gibi, şu anki Feng Huiming’in dikkatlice düşünecek zamanı yoktu ve Wu Xingxue ona bu şansı vermeyecekti.
Xiao Fuxuan’a bir bakış attı ve Feng Huiming kendine gelmeden önce, demir sıcakken saldırmaya karar verdi. El ısıtıcısını okşayarak, gözleri yarı kısık bir şekilde gösteriye başladı…
“Sana daha önce zaten sordum, tekrar sorarak enerji harcamama gerek yok. Ne duymak istediğimi gayet iyi biliyorsun. Pekala, şimdi birkaç seyircimiz daha var.” Wu Xingxue çenesini kaldırdı, “Bana bir saat önce ne söylediysen, bir kez daha söyle, onlar da duysunlar.”
“Sen!” Feng Huiming’in ten rengi daha da soldu. Alt çenesi son derece gergindi ve titriyordu. Wu Xingxue’ye ihtiyatlı bir şekilde bakarak boğuk bir sesle konuştu, “Söylemem gereken her şeyi söyledim, neden tekrar söylemeliyim?”
Wu Xingxue bunu düşündü, ardından sözlerine cevap olarak şöyle dedi, “Peki neden benim nedenlerimle ilgilenmek zorundasın? Daha önce sana sadece bir kez soracağıma söz verdim mi?”
Feng Huiming çileden çıkmak üzereydi. Bir süre sonra “Hayır.” dedi.
Wu Xingxue: “Öyleyse?”
Feng Huiming: “…”
Öyleyse ne???
Feng Huiming tartışmak için ağzını açmak üzereydi ama Xiao Fuxuan’ın parmaklarını yana doğru hareket ettirdiğini ve uzun kılıcını hafif bir çınlamayla yerden kaldırdığını gördü.
Gergin bir yüzle Xiao Fuxuan’a baktı. Tianxiu ona bakmak için başını eğdi ve kısık bir sesle devam etti, “Eğer söz vermediysen, bunu on yedi ya da on sekiz kez tekrarlamanın ne zararı var?”
Feng Huiming: “…”
Tianxiu’nun mürekkep karası gözleri soğuk bir parıltıyla ona bakıyordu. “Yoksa bu, tekrarlayamayacağın anlamına mı geliyor?”
Feng Huiming’in ifadesi anında dondu.
Wu Xingxue, gözlerindeki değişikliği yakaladı ve tek kaşını kaldırdı.
Her zaman onurlu Tianxiu’nun, bir zorba gibi davranmayı aşağılayıcı bir şekilde zor bulduğunu düşünmüştü. Böyle soğuk ve yakışıklı görünen bu adamın aslında bu kadar çok yönlü olmasını beklemiyordu.
Sadece insanları bağlamakla kalmamıştı, aynı zamanda onlara zorla itiraf ettirmeye çalışıyor ve hatta korkutmak amacıyla bazı sözler sarf ediyordu.
Öyle ki, bu cümleden sonra Feng Huiming’in kafası çok karışmıştı. Dudakları açılıp kapandı ama bu zorlu soruya cevap veremedi.
Wu Xingxue içinden yanındaki Tianxiu Ölümsüz’ün, insanların onun hakkında söylediklerinden çok daha farklı olduğunu düşündü.
“Farklı” Tianxiu Ölümsüz ona bakmak için kafasını çevirdi, sonra bakışlarını geri kaçırdı.
Wu Xingxue: “?”
Bu bakışın anlamını kavramaya çalıştı ama başaramadı.
Fakat bir süre sonra zihninde oldukça tuhaf bir düşünce belirdi.
Görünüşe göre… Lord Tianxiu ilk kez ölümsüz unvanına uymayan bir şey yapmıştı ve teraziyi tam olarak kalibre edememişti, bu yüzden doğru yapıp yapmadığını kontrol etmesi için ona bakıyordu.
Bu noktayı fark eden Wu Xingxue kendine hakim olamadı ve tekrar Xiao Fuxuan’a baktı.
O soğuk ve yakışıklı yüz, hâlâ önceki kadar sert görünüyordu, etrafındaki baskıcı hava da bir o kadar yoğundu. Ama Wu Xingxue ona ne kadar çok bakarsa, o kadar çok bu davranışın düşündüğü anlama geldiğini hissetti…
Bu yüzden ona bir süre baktıktan sonra gülümsedi.
Kıvrılmış gözlerinde hafif bir tebessüm vardı. Wu Xingxue bunu saklayamadı, saklamaya da çalışmadı. Xiao Fuxuan bunu bir şekilde hissetmiş gibiydi, bir an için şaşkın bir şekilde ona baktı.
Feng Huiming’e gelince…
Feng Huiming çıldırmak üzereydi.
Dünyadaki bütün insanlar böyleydi, başkalarını yargılamayı severlerdi. Açık sözlü olursalar sonrasında başkalarında böyle bir afallama görmezlerdi. Aşırı düşünürlerse de başkalarına baktıklarında hep hesaplamalarla dolu olduklarını görürlerdi.
Özellikle de bir şey sakladıklarında ve içlerinde biraz suçluluk hissettiklerinde, başkalarını yargılamaya daha da meyilli olurlardı.
Şu anda Feng Huiming’de aynen böyleydi-
Wu Xingxue ve Xiao Fuxuan birbirlerine baktıklarında Feng Huiming, ‘Şüphe uyandıran yanlış bir şey söylemiş olmalıyım’ diye düşündü.
Wu Xingxue her şeyi ona tekrar söyletmeye çalıştığında: ‘Zayıf noktamı yakaladı ve beni test etmek istiyor’
Xiao Fuxuan, gerçeği tekrarlamaktan korkmaması gerektiğini söylediğinde ise: Bu bir test falan değil, düpedüz benimle alay ediyorlar!
Wu Xingxue böyle gülümsediğinde… Feng Huiming-
Artık işinin bittiğini biliyordu.
Birdenbire tıpkı dalla dürtülen, sağa sola, ileri geri sallanan küçük bir karınca gibi olduğunu hissetti. Bazılarının gözünde onun bu çabası soytarıca ve rezaletle dolu beyhude bir mücadeleden başka bir şey değildi.
Feng Sekti’nin küçük öğrencileri buradaydı ve düzinelerce çift göz onun üzerindeydi. Hatta Feng Shulan da oradaydı ve onu izliyordu.
Birdenbire bu anın gerçekten dayanılması güç olduğunu hissetti.
Başlangıçta bu tür bir ilgiye alışmış olması gerekirdi- Feng Sekti’ndeki konumu sadece bir “kıdemli”den üstündü. Feng Sekti’nin liderinin hiç çocuğu yoktu, o ve Feng Shulan, Sekt Lideri tarafından alınıp büyütülmüşlerdi. Feng Malikanesine küçük yaşta, Feng Shulan’dan çok daha önce gelmişti. Kapılardan içeri girdiğinde henüz sekiz yaşında bile değildi.
Sekt Lideri bir keresinde ona, “Sekiz tam olarak doğru yaş.” demişti.
Sadece birkaç şeyi anlayacak kadar, ama aynı zamanda çok fazla şey anlamayacak kadar yeterli.
İlk başta, Feng Huiming bu ifadenin ne anlama geldiğini anlayamamıştı. Daha sonra, on yıl, elli yıl ve hatta neredeyse yüz yıl sonra sonunda yavaş yavaş anlamaya başladı.
Birkaç şeyi anladıktan sonra, Feng Sekti’yle gerçekten kan bağı olmadığını ve sekt liderinin gerçek öz babası olmadığını kavramıştı. Böylece daha sonra kendisiyle ne kadar gurur duyarsa duysun ya da ne kadar ilgi görürse görsün yine de yerini bilecek, şımartılmaya güvenemeyeceğinin ve kazandığı her şeyin sadece bir hediye olmadığının farkında olacaktı.
Ve çok fazla şey anlamaması, o yaştaki bir çocuğun her zaman ilgiyi, alakayı ve ev diyebileceği bir yeri özleyeceği anlamına geliyordu. Bu yüzden evlatlık olduğunu bilse bile, onu yetiştiren kişi ona yeterince iyi davrandığı sürece kalbini ve ciğerlerini çıkarıp sunmaktan çekinmeyecekti.
Karşılaştırıldığında, Feng Shulan ondan daha fazla öz denetim sahibiydi.
O da benzer şekilde evlat edinilmişti ve yabancıların hepsi onun Feng Sekti’nin “değerli incisi” olduğunu söylüyordu, ama o kendini hiçbir zaman “değerli” olarak görmemişti, sadece diğerlerinden daha fazla derin bağlantıları olan bir “öğrenci” idi.
Başta pek arkadaş canlısı biri değildi ve büyüdükçe daha da soğudu. Aile meselelerine fazla karışmaya niyeti yoktu, sadece “Öğrenci Salonu’nun Ustası” unvanını aldı ve öğrencilere sakince kılıç kullanma talimatları verdi.
Fakat onun aksine, Feng Huiming çok daha fazla şey biliyordu.
Uzun zaman önce, “çok şey bilmesinin” Sekt Lideri’nin tercihi olduğunu düşünürdü. Bunun nedeni, “küçük kız kardeşi” Feng Shulan’ın çok üzerinde, düzgün köklere, mükemmel bir öze sahip, oldukça yetenekli biri olmasıydı. Bu nedenle Sekt Lideri yabancılara söylenemeyecek pek çok şeyi ona söyler, müritlerin adım atamadığı pek çok yere onu götürürdü.
Zamanla, Feng Sekti’nde Sekt Lideri’nden sonra sözü geçen ikinci kişi olmuştu.
Sekt Lideri rahatsız olduğunda ya da inzivaya çekildiğinde, doğal olarak lider olarak hareket eden kişi oydu.
Ve Sekt Lideri orada olsa bile ondan aşağı konumda görülmezdi. Görünüşe göre… Sekt Lideri artık yaşlanıyordu, bu yüzden yavaş yavaş onun yerine geçme niteliğine sahipti.
Bu nedenle, uzun bir süre sonra insanların ilgisini çekmeye alışmıştı.
Bir durum karşısında eli kolu bağlı durabilmesi oldukça nadirdi. Çoğu zaman neredeyse hiçbir duygu olmaksızın bütün meseleleri kolaylıkla halledebilirdi.
Bugüne kadar fark etmemişti… Diğer sektlerin zirveye ulaşan müritleri çoktu. Hua Sekti’nin, Feng Sekti’yle derin bir ilişkisi vardı ama en iyi çağındaki ‘herhangi’ bir öğrenci, Sekt Lideri olmaya layık olamazdı. Çünkü henüz yeterli değillerdi.
Kendisinin gerçekten de üstün yetenekli olduğunu düşünmüştü, ama aslında sadece vasıfsız insanlarla karşılaşmış, yeterince şey deneyimlememişti. Sonuç olarak, kılıç çalışması olağanüstüydü- ama sadece ölümlüler aleminde.
Gerçek bir ölümsüzle karşılaştığında bir hiçti.
Bir saat kadar önce, o garip genç adam sessizce kütüphanede göründüğünde, Feng Huiming masasının üzerindeki kılıcı kavramış ve ‘Bu kişi gerçekten de cennetin ve dünyanın enginliğinden habersiz.’ diye düşünmüştü.
Sonra herhangi bir soru sormadan şimşek hızıyla kılıcını kaldırdı. Diğerinin kılıcına bile dokunmadığını gördüğünde, onun vasıfsız ve Feng Sekti’nin Yüz Hazine Kitap Köşkü’ne izinsiz girmeye cüret edecek kadar pervasız olduğunu düşündü.
Kılıcıyla hamle yaptığında ise sonunda bir şeylerin yanlış olduğunu fark etti-
Varlıklı bir genç efendi görünümündeki bu adam gözlerini yere indirmiş, kılıcının ucuna bakıyordu.
Kelimelerle anlatmak gerekirse, sözde şimşek hızıyla hareket ettirdiği kılıç aslında o kişinin gözünde yeterince süratli değildi.
Ancak Feng Huiming bu noktayı biraz geç fark etmişti.
Bir an sonra, genç adam başını hafifçe kaldırarak ona baktı.
Tam o anda, kılıcının ucunun karşısındaki kişiye saplanamayacağını anladı, bunun yerine büyük bir dalga tarafından püskürtüldü; ilerleyemiyor ya da geri çekilemiyordu.
Hemen ardından, genç adamın vücudundan güçlü, okyanusu andıran bir baskı yayıldı.
Feng Huiming’in kılıcını kavramak için kullandığı eli aniden titredi. Parmaklarındaki damarlar genişledi ve kan akışı yukarı doğru hızlandı.
Şiddetli bir acıyla parmaklarını gevşetti ve ıstıraplı, boğuk bir inilti çıkarırken uzun kılıcı çınlayarak yere düşüp yuvarlandı.
Kolundan aşağıya akan koyu kırmızı kan yerdeki su birikintisine damladı. Kolundaki kan damarlarının birkaç yerden yırtıldığını açıkça hissedebiliyordu. Aynı zamanda, karşı tarafın baştan sona müsamahakâr davrandığının da farkındaydı…
Çünkü başka zaman olsa, bu muazzam baskının ezici gücü altında hâlâ hayatta olup olmayacağını söylemesi zordu. Sadece ufak bir yara alması son derece şanslı olduğunu gösteriyordu.
O anda, Feng Huiming iliklerine kadar korkuyu hissetti.
Neredeyse yüz yılını cennetin seçilmiş oğlu olarak birkaç değerli rakibiyle geçiren biri, bir gün birinin ayaklarının altındaki bir böceğe dönüştüğünde, bu darbeye dayanamazdı.
Yüz Hazine Kitap Köşkü’nden pek de uzak olmayan bir yerde, günlük devriye gezen epeyce öğrenci vardı. “Küçük kız kardeşi” Feng Shulan sadece biraz uzaktaydı.
İstediği sürece binlerce kişiyi Yüz Hazine Kitap Köşkü’ne hemen çağırabilirdi.
Ama Feng Huiming kimseyi çağırmadı. Birincisi, bunun bir fark yaratmayacağını düşünüyordu. İkincisi… uzun süredir egolu ve kibirliydi, kılıcını bile tutamadığını kimsenin görmesini istemiyordu.
Donuk bir şekilde konuğa baktı ve, “Sen kimsin…” diye sordu.
Diğer kişi, “Benim kim olduğum seni ilgilendirmez. Sadece sana birkaç soru sormaya geldim.” diye yanıt verdi.
Feng Huiming, “…Ne sorusu?”
Adamın kılıcı şimdiye kadar belinden hiç kıpırdamamıştı. Elinde, lamba ışığı altında kıvılcımlar gibi parıldayan, gümüş ipliklerle oyulmuş bir maske taşıyordu. Maskenin kenarını baş ve işaret parmağı arasında tutarak, Feng Huiming’e sormak için başını kaldırdı, “Luohua Dağ Pazarı’nda binlerce bağlı ruhun olduğunu biliyor musun?”
Feng Huiming bir anda dondu, alnından aşağı soğuk terler damlıyordu. O cevap veremeden, diğer kişi başını sallayarak “Biliyormuşsun gibi görünüyor. Yani yanlış yere gelmedim.”
Feng Huiming ağzını açtı, “Ben…”
Fakat diğer kişi onun sözünü bitirmesini beklemedi, “Tekrar sorayım, bağlı ruhların yasaklı bölgede hapsedildiklerinin farkında mıydın?”
Feng Huiming yutkundu.
Karşısındaki kişi zifiri kara gözleriyle ona baktı ve bir süre sonra gülümsedi.
Feng Huiming, onun yüzünü değiştirdiğinden şüpheleniyordu, çünkü yüz hatları güzel olmasına rağmen, özellikle olağanüstü değildi.
Yüzü, o gözlerle uymuyordu. Gülümsemesi gözlerine ulaştığında, oldukça güzel görünmesi gerekirdi. Ancak gözlerinin ucuna dahi ulaşmayan gülümsemesi, aşılmaz bir sis gibiydi ve hiç de samimi değildi.
O kişi tekrar, “Bunu da biliyor gibisin,” dedi.
Feng Huiming’in zihni hızla çalıştı, bu kişinin kim olabileceğini, nihai amacını ve Luohua Dağ Pazarı’ndaki uzun süredir örtbas ettiği sırrı düşündü.
Lakin karşı taraf ona düşünmesi için fazla zaman tanımak niyetinde değildi.
Sadece bir anlığına düşüncelere dalmıştı fakat diğer kişi çoktan önünde duruyordu.
Bu kez üzerindeki muazzam baskı, ona önceki gibi bir “şans” bahşetmedi.
Adam, “Luohua Dağ Pazarındaki o insanlar… Bağlanan o binlerce kişi, Feng Sekti tarafından mı toplandılar?” diye sordu.
Feng Huiming ancak kendine geldiğinde bilinçsizce başını salladığını ve “Evet…” cevabını verdiğini fark etti.
Bölüm Sonu.
Yorum