Çevirmen: Ari
Bölüm 46: Zorba
Kimse bağlanmaktan hoşnut değildi, özellikle de çok çabuk sinirlenen Ning Huaishan… Ve özellikle de en sevmediği kişi olan Yi Wusheng ile bağlıyken.
Şimdiye kadar kendini tutuyordu ama hanın içine sürüklendiğinde birilerini lanetlemeye hazırdı. Ancak tam “Lanet olsun-” dediği anda, Tianxiu Ölümsüz’ün buz gibi soğuk yüzüyle karşılaştı.
Ning Huaishan hâlâ kızgındı. Dudaklarını büzerek, “lanet olsun”dan sonra gelen “atalarına” sözcüğünü utangaç bir şekilde yuttu ve Yi Wusheng’e dönerek sordu, “Lanet olsun, beni neden sıkıyorsun?”
Yi Wusheng ne olduğunu anlamasa da onun seviyesine inmemek için karşılık vermedi. “Bunu ben istemedim, çok fazla insan var.”
Gerçekten de çok insan vardı.
Bu han yeterince büyük değildi- tavan arası da sayılırsa toplam üç katlıydı. En geniş yer, şu anda birbirlerine bağlı oldukları birinci katın ana salonuydu.
Yi Wusheng kabaca etrafa bir göz attı ve ana salonun toplamda dört uzun sütuna sahip olduğunu gördü, bunların her birine bağlı birkaç kişi vardı. Kıyafetlerine bakılırsa hepsi Feng Sekti’nin öğrencileriydi. Ayrıca her birinin alınlarına hem komik hem de küçük düşürücü görünen bir tılsım yapıştırılmıştı.
En genç olanların her biri art arda daha fazla kızardılar ancak endişeden mi yoksa öfkeden mi olduğu belli değildi.
Biraz daha büyük olanlar ise kimseyi görmemek için gözlerini kapatmışlardı, her birinin yüzü bir eşeğinkinden daha uzundu.
Ve buraya bağlanan insanların çokluğunu saymıyordu bile…
Bu sırada suçlu Tianxiu Ölümsüz kılıcına sarılmış, geniş omuzları ve ince beliyle tezgaha yaslanmıştı. Herkesi bağlamış olan kılıç qi’si hâlâ elinin etrafında dolanıyordu.
Parmakları hareket etmese de kılıç qi’si parmaklarının etrafında dolaşmaya devam etti. Başkasının parmakları olsaydı, biraz dikkatsiz görünürlerdi. Fakat onunkiler sert yüzüne uyumlu bir şekilde soğuk ve tarif edilemez bir baskı yayıyorlardı.
Bağırıp kaçmaya çalışan Feng Sekti müritleri, ana salona girdikten sonra zorla susturuldular.
Yi Wusheng böyle bir zorbalıkla nadiren karşılaşıyordu. Bir süre ağzı açık kaldı, sonra sessizce mırıldandı, “Bu… Bu gerçekten…”
Ning Huaishan anlamakta oldukça hızlıydı ve devam ettirdi, “Bu gerçekten bir ölümsüzün yapacağı bir şeye benzemiyor.”
Yi Wusheng biraz daha düşündükten sonra “Bu… Zhaoye Şehri’nin işleyiş tarzı mı?” diye sordu.
Ning Huaishan: “Hadi be oradan! Zhaoye Şehri olsaydı alınlarına tılsım yapıştırılmazdı, kafaları koparılırdı.”
Yi Wusheng bunun doğru olduğunu düşündü…
Ning Huaishan merakla mırıldandı ve etrafa bakınmak için boynunu uzattı. Chengzhu’nun da büyük olasılıkla burada olduğunu düşünüyordu. Fakat nerede olduğu meçhuldü.
Yakındaki Feng Sekti üyeleri içeriye çekildikten sonra çıldırmak üzerelerdi… Öfkeden deliye dönmüşlerdi.
Gözünün önündeki tüm sahneyi incelerken öğrencileri bağlayan iplerin Feng Sekti’nin kendi ruh bağlama ipleri olduğunu fark etti. Ayrıca Feng Sekti öğrencilerinin alınlarına yapıştırılan tılsımlar, Feng Sekti’nin kendi susturma tılsımlarıydı. Gerçekten aşağılanabilecekleri her şekilde aşağılanmışlardı!
Feng Shulan adlı kadın uzun, ince parmaklarını planlı bir şekilde birbirine sürttü ve sessiz hareketi öndeki adamın kulaklarına ulaştı.
Adamın kaşları çatılmıştı, tereddütsüz bir şekilde yakınlardaki Xiao Fuxuan’a bakıyordu ve hiçbir şey anlamamış gibi görünüyordu. Ama arkasında bağlı olan parmaklarını diğer kişinin mesajına karşılık olarak hafifçe yere vurdu.
Bu, Feng Sekti’nin gizli ses iletimi yöntemiydi.
Adam sakince tıklattı ama ten rengi kül gibiydi.
Gizli yöntemi kullanarak, “Burada neden bu kadar çok öğrenci var?!” diye sordu.
Feng Shulan yanıtlamak için aynı gizli yöntemi kullandı, “Kıdemli Huiming, Size zaten söylemiştim…”
Doğuştan güzel olmasına rağmen, aşırı endişelendiğinde yüzünde yorgunluk emareleri belirirdi. Hele de bir erkek tarafından sorgulanırken, gülümseyen dudaklarının kavisi bile aşağı doğru sarkardı.
Feng Huiming’in çenesi hafifçe hareket etti. Elinin üstündeki kanı sildi ve şöyle dedi, “Bunu söylediğinde bir misafirle ilgileniyordum, bu yüzden ilgilenemezdim.”
Feng Shulan: “Gerçekten bir misafir miydi? Kıdemli, sadece sormak istiyorum, neden yaralısın?”
Feng Huiming: “Bir şey değil, eski yaralar. Sen kendin hakkında endişelen.”
Onun konuşmaya niyeti olmadığını gören Feng Shulan koyu kırmızı dudaklarını büzdü ama daha fazla soru sormadı. Bunun yerine daha önce olanları anlattı, “Aslında Luohua Dağ Pazarı’nda, tam burada, küçük bir sorun vardı.”
Genç öğrencilerin ayrıldıktan sonra geri dönemeyeceklerini kim bilebilirdi. Kısa bir süre sonra, Feng Sekti’nin öğrenci salonu bir yardım tılsımı aldı, bu tılsım oldukça eşsiz bir kaligrafi içeriyordu- Küçük öğrencileriniz kaçırıldı, yardım gönderin.
Nereden bakarsanız bakın, Feng Sekti ünlü bir ölümsüz sektti, daha önce neyle karşılaşmamışlardı? Ama bu yazı stilini görünce bir süre dilleri tutuldu.
Öğrencilerin tuzağa düşürülmesi meselesinin küçük bir olay olduğu söylenilemezdi ama büyük bir olay olduğu da söylenilemezdi. Öğrenci salonunun bu tür şeylerle ilgili hatırı sayılır bir deneyimi vardı. Hemen yedi ya da sekiz tane daha kıdemli öğrenciyi onları aramaları için gönderdiler.
Fakat aynı şey tekrar yaşandı.
Öğrenci salonu, aynı eşsiz kaligrafiye sahip bir başka yardım tılsımı aldı- Bunları da bağladım. Daha fazla küçük çocuk göndermeyin, liderinizi gönderin.
Öğrenci salonunun büyüğü olarak, Feng Shulan birincil yetenekli lider olarak kabul edilebilirdi.
Ama son günlerde bir hastalığa yakalanmıştı ve öğrencilerin hiçbiri onu rahatsız etmeye istekli değildi. Ayrıca bu alaylara maruz kaldıkları için yüzleri yoktu. Bu nedenle dört yaldızlı öğrenciyi diğer öğrencileri aramaları için gönderdiler.
Tüm yaldızlı öğrenciler, genç öğrenciler arasında en iyi olanlardı. Bırakın dördünü, kimse bir tanesiyle bile karşılaşmak istemezdi!
Sonuç olarak dördü de girişte yakalandı.
Feng malikanesine üçüncü yardım tılsımı gönderildiğinde, öğrenci salonu onu kıdemlilerine teslim etmeye cesaret edemedi. Yardım tılsımındaki el yazısı öncekiyle aynıydı-
Görünüşe göre çok fazla öğrenciniz var…
Öğrenci salonu onu Feng Shulan’a teslim etmeden önce bir tılsım gönderdi: Ortalığı kasıp kavuran kim?
Başta buna bir yanıt alamayacaklarını düşündüler ama çok geçmeden yanıt geldi. Bu sefer tılsımın üzerindeki yazı farklıydı, bıçak kadar keskindi ve sadece üç karakter vardı: Xiao Fu Xuan.
Bırakın öğrenci salonunu, notu aldıktan sonra Feng Shulan’ın bile dili tutulmuştu.
Feng Shulan altın kılıç qi’si tarafından hana çekildiği şu ana kadar bile hâlâ hiçbir şey anlamamıştı. “Bu Tianxiu Ölümsüz sadece ilahi emirlere göre hareket etmiyor mu? Yolu sadece en dizginsiz, kötü olan iblislerle kesişmiyor mu? Bizimki gibi bir ölümsüz sekte neden bu kadar zor zamanlar yaşatsın ki? Bu hiç mantıklı değil…”
Feng Huiming’in onun anlattıklarına dayanarak kabaca bir fikri vardı, yüzü gitgide daha da soldu.
Feng Shulan bir süre ona baktı, sonra gizli yöntemi kullanarak sordu, “Kıdemli Huiming, bunca zamandır sadece öğrencilerle ilgileniyorum ve diğer şeyler bir yana, daha önce tek bir soru bile sormadım. Ama… eğer gerçekten bir aksilik varsa lütfen bunu bana söyleyin. Mağdur bir hayalet olarak ölmek istemiyorum.”
Feng Huiming, “Neyden bahsediyorsun, ‘mağdur bir hayalet’ olacağını nereden çıkardın?”
Bir dakikalık sessizlikten sonra, onu teselli etmek için üslubunu biraz değiştirdi, “Biz gerçek bir ölümsüz sektteniz, bir ölümsüzle zıt düşmemizin imkanı yok? Fazla düşünme. Duyduğuma göre, Tianxiu Ölümsüz diğer Lingtai ölümsüzlerinden farklı. Kimseye merhamet ya da şefkatle yaklaşmaz ve kılıcını kullanarak halledebileceği şeyler için kelimelerini harcamaktan kaçınır. Düşünüyorum da… aslında bir ölümsüzden çok ölümlüler alemindeki generallere benziyor. Böyle insanların karakterlerini bir düşün, ne zaman harekete geçseler insanlar onların düşman mı yoksa dost mu olduğu konusunda şüpheye düşerler. Ama Xiandu eninde sonunda sektimizin tarafında olacak. Panik yapma.”
Bunu söylerken yüz hatları gerçekten rahattı. İlk bakışta bunun bir yanlış anlaşılma olduğundan eminmiş gibi görünüyordu.
Feng Shulan’ın, Feng Huiming’in sözleriyle ilgili bazı şüpheleri vardı ama doğru olduğunu düşündüğü bir şey söylemişti- Nihayetinde Xiandu, ölümsüz sektlerle aynı taraftaydı ve ne olursa olsun Xiao Fuxuan yükselmiş bir ölümsüzdü.
Yükselmiş bir ölümsüz olarak, davranışları buz gibi ürkütücü olsa bile onun da sınırları olacaktı.
Ve bir süre düşününce, hancı ve garson henüz bağlanmamışlardı!
Kendi kendine düşünen Feng Shulan, tezgahın arkasındaki hancıya ve garsona baktı- ikisi de kollarına sarılmış titriyordu.
Feng Shulan: “…”
Bir süre baktıktan sonra aniden uğursuz bir önseziye kapıldı.
Bu önsezi hızla daha da büyüdü-
Bağlananlardan ikisinin Feng Sekti öğrencisi olmadığını fark etti. İlk başta yanlışlıkla içeri çekildiklerini düşündü. Daha sonra onları koklayarak şüpheli bir şey algıladı.
İçlerinden biri belli ki bir iblisti, diğerinin de hayati qi’si yoktu.
Tam bunları fark ettiği anda, Tianxiu Ölümsüz’ün kılıcını hareket ettirdiğini gördü.
Kılıç enerjisi aniden parladı ve havayı yararak doğrudan ikisine doğru uçtu!
Feng Shulan’da, Feng Huiming’de son derece sakinlerdi. Tianxiu’nun kalabalığın içinde bulduğu bir iblisin kafasını kesmesi elbette ki çok normaldi.
Fakat bir sonraki an tamamen şaşkına döndüler.
Çünkü Xiao Fuxuan’ın kılıç qi’si kalabalığın arasına karıştığında iblisin vücudunu ıskaladı. Bir çınlama sesiyle altın ışık saçıldı ve iblisin vücudundaki bağlar gevşedi. Sonra hiç yara almadan ayağa kalktı…
Salondaki Feng Sekti öğrencileri: “???”
Hemen ardından başka bir gürültü duyuldu. İblisin yanındaki qi’si olmayan kişinin bağları da çözüldü ve o da sapasağlam ayağa kalktı…
En ürkütücü olanı ise genç bir yüze sahip olan iblis ayağa kalktığında kapıya yönelmedi, kalabalığın arasından geçerek Tianxiu’ya doğru yürüdü. “Efendim, Chengzhu’da handa mı?”
Sözlerine altın gibi değer verdiği söylenilen Xiao Fuxuan, çenesini kaldırıp cevap verdi, “Yukarıda.”
Feng Shulan aklını yitirdiğini düşündü.
Feng Sekti öğrencileri bu olay karşısında tamamen şaşkına dönmüşlerdi. Susturma tılsımlarını umursamadan peşi peşine Feng Shulan ve Feng Huiming’e baktılar. Kargaşanın ardındaki kişinin kim olduğu artık belliydi.
Feng Shulan, Tianxiu Ölümsüz’ün başını kaldırıp kendi tarafına baktığını gördüğünde hâlâ kendine gelememişti.
Aniden şiddetli bir rüzgar esti.
Feng Shulan bundan kaçınmak için başını çevirdi, ama gözlerini tekrar açtığında yanında bağlanmış olan öğrencilerin hepsinin duvarlara doğru itildiklerini gördü. Geniş salon anında açıldı, geriye sadece o ve Feng Huiming kalmıştı…
Hareket edemiyorlardı, yalnız ve çaresizlerdi.
Az önce tezgahın arkasında olan Xiao Fuxuan, şimdi tam önlerinde duruyordu.
Kılıcının ucunu kaldırarak soğuk bir sesle, “Lider hanginiz?” diye sordu.
Tam o anda Feng Shulan ezici, kuvvetli bir baskı hissetti. Boğazı tıkandı, konuşamadı ve Feng Huiming’e bakmak için başını çevirdi. Feng Sekti’nin lideri uygunsuz bir durumdaydı ve onun yerine sekte sahip çıkan kişi Kıdemli Feng Huiming’di.
Feng Huiming’in yüzü altın bir kağıt gibi sarardı ve dudakları soldu. Xiao Fuxuan’a bakmak için başını kaldırdı, sonunda sesini geri kazanana kadar dudakları birkaç kez açılıp kapandı. “Tianxiu neden beni arıyor?”
“Sen söyle.” Xiao Fuxuan kılıcının kabzasını tutarak yarıya kadar çömeldi.
Kayıtsız bakışlarıyla hanı taradı. Ne demek istediği açık ve net bir şekilde yüzünde yazılıydı: bu handa olduğumuza göre, neden seni aradığımı sanıyorsun?
Kibirli bir havası vardı. Yere doğru çömelse bile güçlü baskı hafiflemek yerine daha da arttı, çünkü gözleri çok daha yakındı. Ve o yarı kapalı gözler bir kez size baktığında…
Feng Huiming’in tüm vücudu onun bakışlarını gördükten sonra bir kaya gibi kaskatı kesildi. Kaçınmak için bakışlarını yana çevirdi, ama sonra bunu yapmamasının daha iyi olacağını anladı…
Çünkü hanın ikinci katından inen pelerinli başka birini gördü. Uzaktan ona baktı ve, “Lider nihayet geldi mi?” diye sordu.
Merdivende hiçbir lamba yanmıyordu ve biraz loştu, bu da inen kişinin yüz hatlarını ayırt etmeyi zorlaştırıyordu. O kişi yaklaşana kadar Feng Huiming onun görünüşünü görmedi…
Fakat gördüğü anda yere yığıldı.
Yıkılışını hiç gizlemedi. Wu Xingxue’nin bile şaşırdığı belliydi.
Xiao Fuxuan’a bir bakış attı ve biraz şaşkınlıkla konuştu, “O kadar korkutucu muyum?”
El ısıtıcısını tutarken, kafa karışıklığını tamamen gizleyerek Feng Huiming’e bakmak için eğildi. Sakinliğini korudu ve tehditte bulunma fırsatını değerlendirdi, “Pekala, seni buraya sadece bir şey sormak için çektik, Feng Sekti’nin bu hanın arkasındaki kapalı alanla ne ilgisi var?”
Sonuç olarak, Feng Huiming’in kendi yaralı elini tuttu ve ona “neden beni öldürmüyorsun” ifadesiyle bakarak şöyle dedi: “Bir saat kadar önce tam olarak aynı soruyu sormuştun!!!”
Senin derdin ne?!!
Feng Huiming kendi kendine düşündü.
Yorum