Çevirmen: Ari
Bölüm 42: Karma (1)
“AHHHH…”
Hancının ruhu yarı ağıt, yarı isyan eder şekilde zayıf bir çığlık attı ve ıstırap içinde tekrarladı, “Çok acıyor, çok acıyor, çok acıyor…”
Başta acı dolu haykırışlardı ama sonra yavaş yavaş zayıflayarak sessiz mırıltılara dönüştü.
Ağır bir uykuya dalmış ve bir süre uyanmak için mücadele etse de bilinçsizce tekrar uykuya dalmış bir insan gibiydi. Artık bağıramayacak durumdaydı, acıdan inlemeye ve ağlamaya başladı. Baş aşağı asılı duran diğer ruhlar da birer birer ona doğru döndüler.
İlk başta fısıldaşıyorlar ve sadece küçük bir ses duysalar bile aynısını tekrar ederek sonsuz bir sırayla yankılanmasına neden oluyorlardı. Fakat şimdi, garip bir sessizliğe gömülmüşlerdi.
Çıt çıkarmadan hancıya baktılar. Ağızlarının kenarları elmacık kemiklerine kadar çekilmişti ama baş aşağı sarktıkları için son derece kederli görünüyorlardı.
Biri sakince, “Neden ağlıyor…” diye sordu.
Bu ifade, kızgın yağa damlayan su gibi patladı; baş aşağı asılı olan ruhlar aniden sarsılmaya başladılar.
Sayısız hıçkırık sesi Wu Xingxue’nin kulaklarına ulaştığında, birdenbire buradaki dumanın kalbini ve ciğerlerini solduracak kadar boğucu olduğunu hissetti. İçinde tamamen açıklanamaz bir tiksinti duygusu yükseldi.
Bu tiksinti duygusu yüzünden Wu Xingxue şöyle düşündü: Kalbim hafızam yokken bile bu kadar soğuksa, peki ya hafızam varken nasıldı? O zamanlar bunun hakkında ne düşündüğümü hatırlamıyorum…
ÇINN—
Aniden bir kılıcın sesi yankılandı ve dumanı yarıp geçti!
Wu Xingxue hemen kendine gelerek bakmak için başını kaldırdı. Xiao Fuxuan’ın altın ışıklar saçan “Mian” kılıcı, hızla tapınağın tavanını süpürdü. Kılıcı kullanan kişinin ifadesini göremese de kılıcın buz gibi sert soğuğunu hissedebiliyordu.
Söylentilere göre Tianxiu Ölümsüz bir eliyle ceza, diğer eliyle merhamet sunardı. Luohua Dağ Pazarı’ndaki buraya bağlanan tüm insanlar masum oldukları için Xiao Fuxuan’ın böyle bir hareketi bu insanları serbest bırakmalıydı.
En azından Wu Xingxue böyle düşünmüştü. Belli ki Xiao Fuxuan da öyle düşünüyordu.
Altın ışık huzmesi tüm yasak bölgeyi sarstı, duman ve toz mavi gökyüzüne süzülerek gri bir sise dönüştü. Işık, durdurulamaz bir güçle ilerledi ve tüm ruhların etrafını sardı. Üst üste eklenmiş altın mühürler, ölümlü alemden gelen karmik günahlar gibi altın ışığın içinden akıyordu.*
Ç/N: Son cümleyi anlamadıysanız, biliyorsunuz ki Xiao Fuxuan’ın kılıcı daha önce birçok insanı cezalandırdı. “Ölümlü alemden gelen karmik günahlar” derken de eskiden verdiği cezaların sahiplerinin günahlarını kastediyor.
Bu sahne ruhları o kadar korkuttu ki, artık ağlamakla ilgilenmiyor, yalnızca boş boş bakıyorlardı. Bir an için puslu gözleri umutla parladı.
Fakat bir sonraki an, gözlerindeki ışık tekrar söndü— soğuk “Mian” kılıcı kesmek için ne kadar uğraşırsa uğraşsın, ruhları birbirine bağlayan ipler en ufak bir değişiklik olmaksızın havada gıcırdamaya devam etti.
Wu Xingxue şaşkınlıkla başını çevirdiğinde Xiao Fuxuan’ın kaşlarını çatmış olduğunu gördü.
Kılıcı tutmak için elini kaldırdı ve bakışlarını kılıcının üzerinde sürekli akan altın damarlara indirdi. Bir süre sonra kılıcı kullanmak için elini tekrar salladı.
Bu sefer de sonuç aynıydı— kılıcın ucu, sanki sadece boşlukta süzülüyormuşçasına iplerin arasından dümdüz geçti. Tianxiu Ölümsüz’ün affı bile onlar üzerinde en ufak bir etki yaratamıyordu.
Baş aşağı asılı duran ruhlar, tek kelime etmeden vücutlarındaki iplere sersemlemiş bir şekilde baktılar. Uzun zamandır ağlıyorlardı ama gözlerinde hiç kızarıklık yoktu. İfadeleri hâlâ umutsuzluk doluydu. Uzun bir süre sonra, uğultular tekrar duyulmaya başladı.
“Bak, az önce çözemezsin demiştik.”
“Böyle olacağını biliyordum.”
“Boşver, hiç umut yok.”
“Ama çok acıyor…”
Xiao Fuxuan kılıcını tekrar yakaladı ve parmaklarını sıktı. Kaşlarının arasında bir hayal kırıklığı izi belirdi. Sanki bu insanları neden bağışlayamadığını anlamaya çalışıyormuş gibi sustu.
Wu Xingxue ona, “Xiao Fuxuan,” diye seslendi.
Oldukça tuhaf bir şekilde, daha önce kalbinde hissettiği soğukluk bir an için düzelmiş gibi oldu. Biraz düşününce, belki de bu kişinin yanında olmasından kaynaklanıyordu.
Xiao Fuxuan kılıcını ilk çektiğinde ve öldürme hareketleri dışında hiçbir şey yapamayacağının farkına varmadan önce, bu ruhları serbest bırakmak istemişti.
Ama ne yazık ki başaramadı.
“Bir illüzyon olduğu için mi?” Wu Xingxue yüksek sesle düşündü, “Bu yasak bölge bir illüzyon alemi olduğu için mi sadece bakabiliyoruz ve başka bir şey yapamıyoruz?”
Xiao Fuxuan başını kaldırdı, “Beni teselli mi ediyorsun?”
Bunlar Wu Xingxue’nin gerçek düşünceleriydi ve teselli olarak söylememişti.
Aslında hâlâ “görülen bir yanılsama ancak sahne gerçek” sözünün gerçekte ne anlama geldiğini anlamıyordu. Geçmiş Luohua Dağ Pazarını görüyorlarsa, o zaman ne olacaktı? Neyi değiştirebilirlerdi?
Peki hiçbir şeyi değiştiremiyor ve etkileyemiyorlarsa, o zaman nasıl birkaç yüzyıl önceki Luohua Dağ Pazarı’na dönmüş gibi hancı ve Xiao Er ile konuşabilir, hatta Feng Sekti’ni tehdit edebilirdi?
Ama eğer bir şeyleri değiştirebiliyorlarsa…
O zaman bu illüzyon alemi gerçekten sadece bir illüzyon alemi miydi?
“Dağ pazarına yeni girdiğimizde burayı sadece bir illüzyon alemi olarak görmüştüm ama şimdi bazı şüphelerim var.” Xiao Fuxuan kaşlarını çattı, hâlâ tereddütlü olduğu için şüphelerden veya varsayımlardan bahsetmekten hoşlanmıyordu. “Burası bir illüzyon alemi olsa da olmasa da kılıcımın saldırısı bu sonucu vermemeliydi.”
Wu Xingxue, “Nasıl olmalıydı?” diye sordu.
“Eğer dayanamazsa illüzyon alemi dağılır, dayanabilirse de illüzyon aleminde değişiklik meydana gelirdi. Kısacası her iki durumda da sonuç böyle olmamalıydı.” Xiao Fuxuan konuşmayı bıraktı ama sert ifadesinden düşünceli olduğu belliydi.
Yakışıklı yüzündeki o zavallı ifadeye bakan Wu Xingxue, yüzünün her yerinde “eğer” kelimesinin yazdığını görebiliyordu. Dudaklarını araladı ve “Eğer?” diye sordu.
“Eğer…” Xiao Fuxuan, yönlendirildiğini fark etmeden önce bu tek kelimeyi ağzından kaçırdı. “…” Dudaklarını tekrar kapattı ve koyu siyah gözleriyle Wu Xingxue’ye baktı. Nedense, Wu Xingxue o bakışta başka bir duygunun izini yakaladı; sanki sebebini tahmin ediyor ama söylemek istemiyormuş gibi görünüyordu.
Bir süre sonra, Xiao Fuxuan bakışlarını geri çekti ve Wu Xingxue’nin gözlerine daha fazla bakmadı. “Affımın hiçbir etkisinin olmaması için tek bir sebep olabilir.”
Wu Xingxue, “Ne?”
Xiao Fuxuan hafifçe kaşlarını çattı ve, “Bu olayla karmik bir ilgim olmalı.” dedi.
Tapınak yine sessizliğe büründü.
“Anlamıyorum.” Bir süre sonra Wu Xingxue, “Nasıl bir ilgin olabilir?” diye sordu.
Xiao Fuxuan sakince açıkladı, “Luohua Dağı’nda bir sebepten ötürü mühürlenmiş ilahi bir ağaç vardı. Olduğu yer yasak bir bölge haline geldi ve muhtemelen ruhların bu şekilde bağlanmasına neden oldu. Karmalarının hepsi iç içe geçti ve benim…”
Sesi bir an yavaşladı. Hâlâ kaşlarını çatıyordu, derin bir sesle devam etti, “…bu olayla bir bağım olmalı, bu yüzden onları serbest bırakamıyorum.”
Konuşmasını bitirdikten uzun bir süre sonra bakışlarını yeniden kaldırdı.
Wu Xingxue tereddüt etmeden gözlerine bakıyordu. Gözbebeklerinin derinliklerinde bir tereddüdün, kafa karışıklığının izlerini sezdi ama hızla zihnini sakinleştirdi. O ana kadar gözle görülür bir şekilde gergin olduğunu fark etmemişti. Çünkü biliyordu ki, bu olaya karmik olarak dahil olmak iyi bir şey değildi.
Kim bu olaya dahil olabilirdi?
İlahi ağaçla yakından ilgili olan insanlar dışında, muhtemelen sadece burayı mühürleyen ya da belki de bu ruhları hapseden kişi…
Wu Xingxue aniden, o zamanlar kendisinin neden Xiao Fuxuan’ın anılarını değiştirmeye çalıştığını anladı. Bu sözde karma ile bir ilgisi olmalıydı.
Xiao Fuxuan da belli ki aynı şeyi düşünüyordu. Wu Xingxue’ye baktı ama sessizleşmeden önce sadece bir “Ben…” diyebildi.
Wu Xingxue aniden, “Bu karma olamaz,” dedi.
Xiao Fuxuan başını kaldırdı. Sırtı tapınaktaki mumlarına dönük olduğu için gözleri daha da koyu görünüyordu. Her zaman soğuk bir çehresi vardı ve ara sıra kibirli bir hava yayıyordu. Gözleri doğuştan böyleydi; ne kadar gizlemeye çalışırsa çalışsın gözlerinin kenarları ve kaşları oldukça keskin hatlar şeklinde kendilerini belli ederlerdi.
Yine de şu anda Wu Xingxue’ye yönelttiği bakışlarda, kibir dışında her şey vardı.
Wu Xingxue yumuşak bir şekilde tekrar, “Bu, onların buraya hapsolmasını sağlayan kişinin karması olamaz.” dedi.
“Neden?” Xiao Fuxuan ona odaklandı.
Wu Xingxue dudaklarını hareket ettirdi ama bir şey söyleyemedi.
Xiao Fuxuan tekrar, “…Neden bu kadar eminsin?” diye sordu.
Tianxiu Ölümsüz asla boş sözler söyleyen ya da asılsız tahminlere körü körüne inanan biri olmamıştı. Sorular ona yöneltildiğinde cevaplarla hiçbir şekilde bağının olmasını istemese bile, yine de kendini aklayacak bir şey söylemezdi. Xiandu’daki herkes, Tianxiu Ölümsüz’ün iş kendisine geldiğinde bile asla taraf tutmadığını biliyordu. Herhangi bir şüpheyi tek başına üstlenirken dahi o kadar sakindi ki, hakkında spekülasyon yapılan kişi kendisi değilmiş gibi görünürdü.
Bu tarafsızlığı doğuştan geliyordu, sanki tarafsız olmak için doğmuştu. Eğer böyle olmasaydı, nasıl ceza ve aftan sorumlu kişi olabilirdi?
Ama böyle zamanlarda her zaman birinin mantıksız inançlarını daha çok önemsediğini fark ederdi. Diğer zamanlarda olduğu gibi detaylı analizler, dikkatli çıkarımlar yoktu. Sadece o kişiye ait, açıklama yapılmadan, fazla düşünülmeden öne sürülen bir inanç vardı.
İki kez sorduktan sonra Wu Xingxue’nin şöyle dediğini duydu, “Bilmiyorum, bu sadece bir his. Ben bir iblis değil miyim? İblisler asla mantığı dinlemez.”
O an, birbirlerini görmedikleri o yıllar, bu yasak topraklardaki puslu ve boğucu duman gibi yükselip alçalıyordu. Fakat duman hafif bir esintiyle dağılırken, artık o kadar da aşılmaz değildi.
***
“Ah!” birisi aniden çığlık attı ve ardından panikle derin bir iç çekti.
Hemen ardından uğultular tekrar başladı.
“Neler oluyor?”
“İlahi heykel daha önce hiç hareket etmemişti.”
“Bu…”
İlahi heykel mi?
Meraklanan Wu Xingxue, bakmak için başını çevirdi.
Sunaktaki “General Bai” yazılı ilahi heykel gerçekten değişmeye başlamıştı. Genç adam hâlâ ağaca yaslıydı ve elindeki kılıç bir santim bile kıpırdamamıştı. Hareket eden şey, arkasındaki yeşimden oyulma ilahi ağaçtı. Her nasılsa, daha önce sadece dalları olan ilahi ağacın şimdi tomurcukları filizlenmişti.
Wu Xingxue daha yakından bakmak için öne eğildi ve çıplak dallarda bir anda beliren sayılamayacak kadar çok çiçek tomurcuğunun, dallara sarıldığını fark etti.
“Bu heykel kim tarafından oyuldu? Gerçekten canlı mı?” Wu Xingxue mırıldandı.
Başlangıçta bir cevap duymayı beklemiyordu ama ruhlar tekrar ağızlarını açarak hep bir ağızdan konuştular, “İlahi ağacın ta kendisi oydu…”
Wu Xingxue şok oldu ve Xiao Fuxuan’a bakmak için döndü.
“İlahi ağacın kendisi mi?” Wu Xingxue şaşkınlıkla sordu, “İlahi ağaç bir insana dönüşebiliyor mu?”
Ruhlar başlarını salladılar ve kargaşa içinde cevap verdiler, “Bilmiyorum.”
“İnsana dönüşmüş gibi görünmüyor.”
“Sadece söylenti.”
“Bu bir efsane.”
Wu Xingxue daha sonra yeşim oyma genci işaret ederek sordu, “İlahi ağacın dönüştüğü kişi bu mu?”
Ruhlar hep birlikte başlarını salladılar, “Hayır.”
Wu Xingxue, “Öyleyse bu kim?” diye sordu.
Yorum