Çevirmen: Ari
ARC IV: LUOHUA DAĞ PAZARI
Bölüm 31: Yeşim Öz
At arabasında birçok insan vardı ama ortam pek de iyi değildi.
Xiao Fuxuan oturmaktan hoşlanmadığı için her zamanki yerine yaslanmıştı ve Fang Chu, Yi Wusheng’in yanına oturmuştu. Arabaya bindiğinden beri duvara yaslanmış ölü taklidi yapıyordu, hava kararana kadar uyuyacakmış gibi görünüyordu.
Ning Huaishan ise Wu Xingxue’nin yanında oturuyordu ve bir köşeye çekilmişti. Boynundaki kılıç yarası yeniden acımaya başlamıştı, sanki yara yeniden açılmış gibi nemli ve yumuşaktı.
Ona tekrar acı veren bu eski yaradan oldukça rahatsızdı. Yi Wusheng’e yan yan baktı ve huysuzca konuştu: “Hiç pişman değil misin? Ya da hiç vicdan azabı duymuyor musun?”
Yüzü utançtan kıpkırmızı olan Yi Wusheng, “Mahcubum,” dedi.
Yi Wusheng her zaman olayların özüne inmeyi seven oldukça meraklı bir entelektüeldi. Ancak böyle bir mizacı olmasaydı, bu kadar çok yeni ilaç geliştiremezdi.
Daha önce Hua ailesindeki statüsü yüzünden büyük resme dikkat etmesi ve Tai Dağı gibi sabit kalması gerekiyordu, bu nedenle doğal içgüdülerinden bazılarını dizginlemek zorundaydı.
Ancak artık zamanı kısaldığına göre, gerçekten kalbinden geçenleri yapabilirdi.
Ning Huaishan başta onu sadece biraz kışkırtmak istemişti, ama kızmadığını ve sadece mahcup olduğunu görünce bunun bir anlamı olmadığını hissederek geri çekildi. Çok geçmeden boynundaki kılıç izini ovmaya başladı.
Zaten zayıftı ve bu şekilde bir köşeye yaslanması onu özellikle daha zavallı gösteriyordu.
Yi Wusheng bir süre ona baktı ve sormadan edemedi, “Yara izin…”
Ning Huaishan sertçe karşılık verdi, “Sana ne?”
Ne de olsa o yara izi, o gün Yi Wusheng tarafından bırakılmıştı. Ölümsüz sekt öğrencilerinin iblisleri ortadan kaldırması ve Dao’yu koruması ne kadar doğru olsa da, Ning Huaishan’a baktığında içten içe endişelenmeden edemiyordu.
Yi Wusheng sordu: “Yine mi acıyor?”
Ning Huaishan: “Acımıyor!”
Yi Wusheng: “Yanımda biraz ilaç var…”
Ning Huaishan: “Onu asla içmem!”
Yi Wusheng bir şeyler söylemeye devam edecekti fakat Ning Huaishan tarafından susturuldu: “Tekrar konuşursan ölürsün.”
Ne zaman insanlara küfretse, ne saygısı ne de filtresi vardı. Yi Wusheng için ölümün aslında çok da uzak olmadığını bu sözler ağzından çıkana kadar unutmuştu.
Anında bir parça pişmanlık hissetti.
Yi Wusheng onun surat ifadesini görünce biraz şaşırdı ve ilaç çantasından bir hap çıkarmaya devam ederken konuşmadan sadece gülümsedi.
Ning Huaishan kendini daha da suçlu hissetti.
Başını tekrar kaldırdığında, yanında gözleri kapalı dinlenmekte olan Chengzhu’nun bakmak için gözlerini yarı açmış olduğunu gördü.
Ning Huaishan hemen teslim oldu- Yi Wusheng’in elinden hapı alarak yuttu.
Bunu yaptıktan sonra zihinsel olarak sesini iletmek için masanın altına bir bacağını uzattı ve Fang Chu’nun ayağını dürttü. “Uyuyor numarası yapmayı bırakıp bana yardım et.”
Fang Chu’nun kapalı gözleri bir kez bile kıpırdamadı. Bir süre sonra cevap verdi, “Yapmayacağım.”
Fang Chu’nun arabaya bindikten sonra ölü taklidi yapmaya başlamasının nedeni, arabanın perdeleri indirildiği anda bir sorun olduğunu fark etmesiydi…
Dabei Vadisi’ne geldiklerinde de aynı at arabasındaydılar ve aynı beş kişiydiler. Aralarında üçünün Zhaoye Şehri’nin pis iblisleri ve birinin de pis bir iblis tarafından dizginlenmiş bir kukla olduğunu düşünüyorlardı. Üstünlük onlardaydı.
Yi Wusheng tek başınaydı, katledilmek üzere olan bir buzağı gibi iblis kalabalığı tarafından kuşatılmıştı.
Ama şimdi işlerin göründüğü gibi olmadığı ortaya çıkmıştı.
Yi Wusheng kaçırılmamıştı; kendi isteğiyle gelmişti. Kukla da gerçek bir kukla değil, Tianxiu Ölümsüzdü. Ve Chengzhu artık sadece bir şehir lordu değil, aynı zamanda Tianxiu Ölümsüzle aynı üne sahip olan Xiandu’nun Lingwang’ıydı.
Beş kişiydiler ve üçü ölümsüz taraftaydı. O ve Ning Huaishan’ın bir ölüden farkları yoktu.
Üstelik, Luohua Dağ Pazarı’nın eski yeri artık iblislerin ini Zhaoye Şehri’nin girişiydi. İkisi de ölümsüzlerle dolu bu arabayla dönüyorlardı; bilmeden de olsa düşmanla iş birliği yapmak vatan hainliği sayılırdı.
Gidilecek onca yer varken neden Luohua Dağ Pazarı olmak zorunda… Fang Chu içten içe kan kustu.
Tam o sırada Chengzhu’nun uykulu ve uyuşuk sesini duyuldu.
Wu Xingxue, “Xiao Fuxuan,” diye seslendi ve bakışlarını kapıya yaslanan kişiye çevirdi.
“Oturmayacak mısın? İki boş yer var.”
Bu tek cümleyle ölü taklidi yapan Fang Chu ve zavallı taklidi yapan Ning Huaishan gözlerini açtı.
Araba gerçekten de oldukça geniş ve ferahtı, bir tarafta üç kişinin oturması sorun teşkil etmezdi. Sorun ikisiydi.
Yi Wusheng ve Wu Xingxue karşılıklı şekilde sol tarafta, ikisi ise sağ tarafta oturuyordu. Tianxiu Ölümsüz oturacak olsaydı, içlerinden birinin ortasına oturması gerekirdi…
Ning Huaishan, sesini iletmek için hemen Fang Chu’nun ayağına bastı. “Çabuk buraya gel! Tianxiu Ölümsüz, Yi Wusheng’in yanına oturmalı!”
Fang Chu onu tersledi, “Deli misin? Eğer oraya oturursam o zaman Chengzhu’yu köşeye sıkıştırmış oluruz.”
Fakat Fang Chu’nun planları ters gitmişti. Konuşmayı ilettiği kişi Wu Xingxue’ydi.
El ısıtıcısını tutan Wu Xingxue ağzını açarak, “Deli olup olmadığımı bilmiyorum ama siz ikiniz gerçekten sürekli ortalığı karıştırıyorsunuz.” dedi.
Fang Chu: “…”
Fang Chu’nun iblis olarak geçen tüm yıllarında yüzü ilk kez kızarıyordu. Hiçbir şey söyleyemedi, sadece baş suçlu Ning Huaishan yüzünden düştüğü haksız duruma katlandı.
Ning Huaishan’a sinirle bir bakış attı. Yine de Wu Xingxue’nin yanında kalmaya cesaret edemeyerek diğer tarafa geçti.
Wu Xingxue hoşnutsuzlukla sordu: “Niye kaçıyorsun?”
Ning Huaishan, Fang Chu’nun yanına çöktü. “Senden korkuyorum” diyemediği için sadece utanç içinde “Tianxiu’ya yer açıyorum,” diyebilirdi.
Bunu söyledikten sonra vagon bir anlık sessizliğe büründü. Chengzhu ve Tianxiu’nun bakışları birbirleriyle buluştu.
Ning Huaishan: “…”
Söylediklerinde bir yanlışlık olması gerektiğini hissediyordu ama sorunun ne olduğunu bir türlü anlayamadı.
Bir süre düşündükten sonra boynunu örtmeye ve ıstırap içindeymiş gibi görünmeye karar verdi.
Sahte bir şekilde sızlandı, “Chengzhu, boynum acıyor.”
Wu Xingxue içinden, ‘neden ağzın da acımıyor?’ diye düşündü.
Çenesini kaldırarak sakin bir tonla konuştu, “Tuttuğun yer çoktan kabuk bağlamaya başladı, elini biraz aşağı kaydırmalısın.”
Ning Huaishan: “…”
Yi Wusheng’in ilacı gerçekten güçlüydü. Hap midesine düşer düşmez ağrısı gerçekten de kesilmişti. Ama bir kere numara yapmaya başladıysa sonuna kadar yapmaya devam etmesi gerekiyordu.
Bu nedenle sessizce parmaklarını birkaç santim aşağı kaydırdı.
Chengzhu yine onu rahat bırakmadı ve yumuşak bir sesle şöyle dedi: “Elini hareket ettirmen için çok geç, artık o nokta da kabuk bağladı.”
Ning Huaishan elini indirerek sahte performansını tamamen durdurdu.
Chengzhuları her zaman çok tembeldi, hatta konuşamayacak kadar tembeldi ve onları bu şekilde nadiren köşeye sıkıştırırdı. Ning Huaishan bundan oldukça rahatsız olduğunu hissetti, çok alçak bir sesle mırıldandı: “Sadece biraz yer açmak istedim…”
Wu Xingxue, ‘başarmak için sana ihtiyacım var mı sanıyorsun?’ diye düşündü.
Ayriyeten Tianxiu Ölümsüz oturmaktan hoşlanmıyor gibi görünüyordu, belki de insanlara çok yakın olmaktan hoşlanmıyordu.
Wu Xingxue sorsa bile ve Ning Huaishan yer açmak için inisiyatif kullansa bile, muhtemelen “gerek yok” diye cevap verecekti.
Tıpkı Dabei Vadisi’ne geldikleri zaman olduğu gibi.
Wu Xingxue o tarafa bakmadı, sadece Ning Huaishan’ın kıvranmasını izledi. Tam ona zorbalık yapmaya devam etmek üzereyken göz ucuyla hareket eden uzun silüet gördü.
Birdenbire Xiao Fuxuan’ın belinde asılı duran uzun kılıcın enerjisi ve vücut ısısı daha da belirgin hâle gelirken ne çok ne de az, hafif bir ses duyuldu.
Xiao Fuxuan yanına oturmuştu.
Wu Xingxue’nin dili tutuldu.
Böylece Ning Huaishan çok garip bir sahneye tanık oldu, Chengzhu’nun aurasının saldırgan durumundan sakin bir duruma geçtiğini ve sessizce oturduğunu gördü.
Çok gençken gördüğü ve şimdi neredeyse nesli tükenmiş olan maskeli bir misk kedisine benziyordu. Sırtları tamamen dikti ama çenelerine iki çizik atıldıktan sonra teslim olurlardı.
Bir sonraki an, akıl sır ermez Chengzhu için bu şekilde düşünebilmesinin ürkütücü olduğunu hissetti.
Biraz duraksadıktan sonra Fang Chu’yu taklit etmeye karar verdi- gözlerini kapadı ve ölü taklidi yaptı.
Wu Xingxue elbette bu soytarı astının ne tür saçmalıklar düşündüğünü bilmiyordu. Kısa bir süre sonra, ölüler gibi gözleri kapalı, düz bir sıra halinde üç kişinin başını eğdiğini gördü.
O kadar komik görünüyorlardı ki neredeyse kahkahalarla gülecekti.
Xiao Fuxuan, “Neye gülüyorsun?” diye sordu.
Wu Xingxue, “Hiç.”
Bakışlarını diğer üçünden geri çektikten ve el ısıtıcısını yeninin içine soktuktan sonra bakışlarını Xiao Fuxuan’a çevirdi. “Daha önce Luohua Dağı’nın birkaç yüzyıl önce bir pazar yeri olduğunu söylediklerini duydum.”
Bu yeri ilk kez Yi Wusheng “sıradan insanlar tarafından yapılma rüya çanları ilk kez orada ortaya çıktı” dediği zaman duymuştu. İkinci kez ise Yun Hai’nin sorgusu sırasında.
Orası hakkında herhangi bir izlenime sahip olmaması gerekirdi, ama belki de belinde asılı olan rüya çanı yüzünden, “Luohua Dağ Pazarı”ndan söz edildiğinde, belli belirsiz bazı ahenksiz sesleri anımsadı.
Muhtemelen güzel, hareketli bir yerdi. Ancak ne yazık ki uzun zamandan beri iblislerin ini Zhaoye Şehri’nin girişiydi. Ning Huaishan’ın söylediğine göre, o giriş Zhaoye Şehri için bir sınırdı.
Wu Xingxue, “Peki dağ pazarı neden artık yok?” diye sordu.
Xiao Fuxuan, “Ani bir orman yangını yüzünden.”
Wu Xingxue, “Orman Yangını mı?”
Xiao Fuxuan ‘hm’ diyerek onayladı. Bu çok uzun zaman önce olan bir olaydı, bir süre düşündü, sonra derin bir sesle cevap verdi. “O yıl dağ pazarı üçüncü ayın üçüncü günü açıldıktan kısa bir süre sonra yangın çıktı. Çok ani olduğu için kimsenin müdahale edemediği söyleniyor.”
Luohua Dağ Pazarı her yıl inanılmaz derecede canlı, bitmeyen ışıklarla dolu olurdu. Orman yangını başladığında dağın dışındaki insanlar bunun sadece dağ pazarının olağan ışıkları olduğunu düşünmüşlerdi.
O gün on iki millik dağ yanarken zirvelerde asılı duran ay bile al al bir renge bürünmüştü.
Çevredeki halk bunu görünce ayı işaret etti ve “Bu ateş kırmızısı ay refahın habercisi!” dedi.
Bir süre sonra Luohua Dağı’nın tamamı dumanla örtüldüğünde herkes yanıldığını anladı. Aceleyle oraya koştular. Fakat artık kimse dağa giremiyordu.
Bütün ölümsüz sektler dağa su takviyesi yapmak ve yağmur yağdırmak için pek çok yöntem deneseler de orman yangını söndürülemedi.
Yangın on iki millik Luohua Dağı’nın tamamı yanıncaya ve başka yanacak hiçbir şey kalmayıncaya kadar devam etti.
Yi Wusheng, “O zamanlar henüz doğmamıştım, ancak daha sonra pek çok söylenti duydum,” dedi.
“Birçok insan bunun sıradan bir yangın olmadığını, göksel yasanın birini cezalandırdığını söylüyor.”
“Ceza” kelimesini duyunca Wu Xingxue, Xiao Fuxuan’a baktı.
Ancak Yi Wusheng hemen ekledi: “Tianxiu’dan gelen bir ceza değil. O zamanlar, Tianxiu Ölümsüz’ün… umm, bir yaptırım nedeniyle yüz yıldır uzak kuzey dağlarının eteklerinde kaldığı söyleniyordu?”
Yaptırım mı? Yüz yıl mı?
Wu Xingxue aslında bu yaptırımın ne anlama geldiğini veya yükü omuzlanmanın sonuçlarının ne olduğunu bilmiyordu. Fakat anlamasa bile kaşları çoktan çatılmıştı.
Xiao Fuxuan’ın derin sesi, “Sadece hafif bir kısıtlamaydı, pek önemli bir şey değil,” dedi.
Wu Xingxue şaşkınlıkla başını kaldırdı ve Xiao Fuxuan’ın ifadesinin sanki bu konudan bahsetmek istemiyormuş gibi bir an için soğuduğunu gördü.
Yi Wusheng, Ning Huaishan’dan daha anlayışlıydı ve hemen konuyu değiştirdi. “Kısacası, sonrasında Luohua Dağ Pazarı bir daha açılmadı ve Luohua Dağı’nın tamamı yandı. Dağın çok fazla kanla dolmuş olduğu, dağlara taze ve berrak bir renkle giren nehir sularının bile Jiaming Ormanı boyunca kıpkırmızı bir renge dönüştüğü söylenir.”
“Ayrıca her yıl üçüncü ayın üçüncü gününde tepelerin üzerinde kıpkırmızı bir ay belirir ve Luohua Dağı’nın tamamı ateş rengi ışıklarla titreşir.”
İlk başta ölümsüz sektler ve halk bu durumu anlamamışlardı. Alev alev yanan parıltıyı görünce dağa koştular ama yaklaştıklarında hiç ateş olmadığını fark ettiler.
Daha sonra bunun o yıl ölen huzursuz ruhlar yüzünden olduğunu düşündüler, bu yüzden her yıl ruhlar için dua eder ve şarkılar söylerlerdi. Diş çıkaran küçük çocuklar bile anmak için birkaç kelime ederlerdi.
Daha sonrasında ise bu yer iblislerin inine giriş olarak belirlenmişti. Kötü enerji sayesinde mi bilinmezdi ama Luohua Dağı gerçekten o zamandan sonra sakinleşti ve birkaç on yıl boyunca ateşli ışıklar belirmedi.
Şimdiyse insanlara göre çokta dikkate değer bir şey yoktu.
Yi Wusheng, rüya çanını eski hâline getirmek için neden haritadan bile çoktan silinmiş olan Luohua Dağ Pazarı’na gitmeleri gerektirdiği konusunda gerçekten şaşkındı.
Ama ne de olsa o ölümsüz bir hazineydi ve bir ölümsüz size onu nasıl yapacağınızı ya da nasıl eski hâline getireceğinizi söyleyemezdi. Çoğu insan için bu geçiştirilmesi gereken bir soruydu. Yi Wusheng ölümsüz bir sektten geliyordu ve doğal olarak kuralları ihlal etme niyetinde değildi, bu yüzden tüm yol boyunca kendini o kadar çok bastırmaya çalıştı ki yüzü mosmor olmuştu.
Neyse ki arabada sözünü esirgemeyen bir ata vardı… O ata sorarsa, Tianxiu Ölümsüz kesinlikle cevap verirdi.
Sonunda ata, Yi Wusheng’in en çok merak ettiği soruyu sordu ve Xiao Fuxuan yanıtladı, “Çünkü Luohua Dağı yeşim öze sahip.”
Ve bu ata, yeşim özün ne olduğunu bile bilmiyordu. Xiao Fuxuan’a sessizce bakarak bir açıklama bekledi…
Xiao Fuxuan zarif parmaklarıyla rüya çanına uzandı.
Wu Xingxue, o parmakların belinden sarkan rüya çanına hafifçe vurmasını izledi, bir süre avcuna alıp inceledi ve ardından yumuşak bir sesle şöyle dedi: “İşte, ilk başta oradaki yeşim özü kullandı.”
Wu Xingxue: “…”
Arabadaki ruh koruyan fenerler yanmadığı için içerisi loştu. Yalnızca keçeden yapılmış perdeler ara sıra kıpırdandığında biraz puslu ışık içeri girebiliyordu..
Xiao Fuxuan, Wu Xingxue’nin ifadesini net olarak göremedi, sadece gözlerinin yarı kapalı olduğunu ve parmaklarının rüya çanının asılı olduğu ipe dolanmış olduğunu gördü.
Uzun bir süre sonra Wu Xingxue o küçük beyaz yeşim çanı sessizce geri aldı.
Yorum