Çevirmen: Ari
Bölüm 26: Düşmüş Ölümsüz
Lingtai sadece bir saray veya uzun bir platform değildir.
Yeşim geçitlerle birbirine bağlanan on iki devasa dağdır. Lingtai On İki Ölümsüz’ün her birinin kendine ait birer dağı vardı ve en yükseği Mingwu Hua Xin’e aitti.
Ayrıca her dağın ceza vermek için kullanılan bir yeri ve kendi işkence yöntemleri vardı.
Yun Hai silahsızdı, cezaların yolunda yürüyordu. Hua Xin’e vardığında zar zor ayakta durmasına rağmen bir adım daha attı. Eskiden göksel enerjiyle kaplı olan kıyafetleri artık kan içindeydi. Üstünde ceza platformlarından birinden kalan alevler bile vardı.
Hua Xin’in o zamanki bakışlarını sonsuza kadar hatırlayacaktı: Karanlık ve kasvetli gözlerinde bir parça acı belirtisi olduğundan emindi.
Yun Hai her tarafından kan damlamasına rağmen yine de gülümsedi.
“Yun Hai!” Onun güldüğünü gören Hua Xin daha da öfkelendi, “Sen—”
Bu Yun Hai’nin, ustasını dili tutulacak kadar kızdırdığı ilk seferdi. Ne de olsa ustası her zaman çok mantıklı, hiçbir konuda asla fazla ileri gitmeyen, sakin ve iyi bir insandı.
Ölümlü alem görevler ve streslerle doluydu ve Xiandu’da da durum farklı değildi. Ama hiçbir şey Hua Xin için bu kadar zahmetli olmamıştı.
Ben tam bir pisliğim, diye düşündü Yun Hai.
Hua Xin onu, “Xiandu’ya geldiğin gün Lingtai üzerine ne yemin ettin? Yükselmek için göksel buyruğu kabul ettiğinde, ne yapabileceğin ve ne yapamayacağın konusunda her şey açıkça yazılmıştı. Bunun sadece bir çöp parçası olduğunu mu düşünüyorsun?” diye azarladı.
“Hayır,” diye yanıtladı Yun Hai, “Shifu, hepsini hatırlıyorum. Sonuçlarını biliyorum.”
Hua Xin bir şey söylemeden önce Yun Hai devam etti, “Ama intikamımı aldım.”
“İntikamımı aldım,” diye tekrarladı Yun Hai, “O pisliklerin ölümlü alemde mutlu ve sağlıklı bir hayat sürmelerine izin veremem. Neler yaşadığımı biliyorsun, onların uzun bir yaşam sürmeye hakları yok, bu hiç mantıklı değil.”
Bunları söyledikten sonra sakince ceza platformuna yürüdü.
Her biri kendi işkence yöntemlerine sahip on iki dağ zirvesi; on iki ceza platformu…
Hua Xin sessizce onun zincirleri sürüyerek taş platforma yürüyüşünü izledi ve çok uzun bir süre sonra arkasını döndü. Sırtı dönük olan Yun Hai’ye bakarak, “Dünyada mantıksız birçok şey var. Bir şeyi hallettikten sonra dünyadaki diğer tüm meselelerle ilgilenmek zorunda kalacaksın. Er ya da geç…”
Yun Hai taş platformun üzerine diz çökerek Hua Xin’in devam etmesini bekledi. Ama beklediği şey gelmedi, çünkü Hua Xin bir süre duraksadı ve sonra sessizleşti.
Sebebi barizdi— Sözlerinin kazara bir kehanete dönüşmesini istemiyordu, öğrencisinin gerçekten “er ya da geç…” cümlesinin devamını yaşayacağından korktuğu için konuşmayı bıraktı.
Yun Hai bunu anladı ve mutlu oldu.
Hua Xin’in kolunun tek hareketiyle ceza platformunun taş kapısı düştü.
Hua Xin’in sırtının kapıdan çıkarak kaybolduğunu gören Yun Hai gülümsemeyi bıraktı ve başını eğerek sessizliğe gömüldü.
Lingtai’nin cezaları oldukça dayanılmazdı. Kişi ölümsüz bir bedene ya da inatçı bir kişiliğe sahip olsa bile on iki ceza platformundan geçtikten sonra zar zor hayatta kalır ve ruhsal güçleri önemli ölçüde zayıflardı.
Yun Hai bilincini geri kazandığında Hua Xin’in evindeydi.
Vücudundaki yaralar efsunlu ilaçlarla tedavi edilmişti ve neredeyse iyileşmişti. Zayıflamış olan ruhsal güçleri de geri gelmişti. Tam olarak eskisi gibi olmasa da, en azından üzerinde büyük bir etkisi yoktu.
Bütün bunları onun için kimin yaptığını hiç düşünmeden tahmin edebiliyordu.
Yun Hai’nin uyandıktan sonra yaptığı ilk şey Hua Xin’i aramaktı. Fakat devasa sarayın hiçbir yerinde Hua Xin’i bulamadı. Birkaç hizmetçi ona, “Acemi yetkili! Ölümsüz Lider, uyandıktan sonra kendi başınıza gidebileceğinizi söyledi.” dedi.
Aslında uzun zaman önce gökler tarafından ölümsüz bir unvan almıştı, bu yüzden teknik olarak artık “Acemi Yetkili” olarak anılmamalıydı. Ama sık sık diğerleriyle şakalaşan ve onları şaşkına çeviren komik bir adam olduğu için ona her zaman “Acemi Yetkili” diyorlardı.
Sadece Hua Xin ona her seferinde “Yun Hai” derdi. Ona en yakın kişi oydu ve sık sık isminin önüne “Öğrencim” eklerdi.
Yun Hai hizmetçi çocuğa, “Ya gitmezsem?” diye sordu, “Ölümsüz Lider beni dışarı çıkmam için zorlamanı söyledi mi?”
Çocuk başını salladı, “Söylemedi.”
“Ölümsüz Lider son zamanlarda buraya gelmiyor. Rahatsız hissediyorsanız burada birkaç gün daha kalabilirsiniz.”
Hizmetçi çocuk çok samimi bir şekilde konuşsa da laubali olmaktan çok kulağa kibar sözler gibi geliyordu. “Acemi Yetkili” derken bile “Ölümsüz Lord” der gibi saygılıydı.
Yun Hai bir süre yatağın yanında oturdu, sonra başını salladı ve gülümsedi. “Burada kalmayacağım, birazdan gideceğim. Ölümsüz Lider’e de ki…”
Devam etmeden önce bir an sessiz kaldı, “İlaç ve ruhsal güç için teşekkürler ve başına sorun açtığım için özür dilerim.”
Çocuk bir anlığına afalladı ve o daha farkına bile varamadan Yun Hai çoktan gitmişti.
O andan itibaren yavaş yavaş yoldan çıktı.
Bunu bilerek yapmıyordu, tıpkı Hua Xin’in söylediği gibiydi. Dünyada uçsuz bucaksız okyanus kadar mantıksız şey vardı. İlk başta sadece tek bir şeyle ilgilenmek istemişti ve sonra bir daha asla ölümlü aleme müdahale etmeyecekti. Ama çok geçmeden bunu yapamayacağını fark etti; ikinci bir olaya karışmaktan başka seçeneği yoktu…
Çünkü ikincisine ilk müdahale ettiği şey sebep olmuştu.
Hikaye pek de karmaşık değildi.
O keder ve neşeden sorumluydu, doğal olarak sık sık mutlu kavuşmalar ve pek de mutlu olmayan ayrılıklar görürdü. Bazen bir insan mutlu bir evlilik yapar fakat birkaç gün sonra talihsiz bir ölümle göçüp giderdi.
Gördüğü bu hadiseler karşısında sık sık iç çekse de yapmaması gerektiği için hiç müdahale etmemişti. Ne de olsa bunların hepsi kurallardı. Ölümsüzler bile kavuşmaktan ve ayrılmaktan kaçınamazlardı, hatta bazen bazı ölümsüzler ölümlüler alemine geri sürülürdü.
Ama bir gün, ilahi heykelinin önünde diz çökmüş küçük bir kız gördü.
Kız oldukça genç görünüyordu. Güzel ve hayat dolu olması gerekirdi ama çoktan ölmüştü.
Heykelinin önünde duran şey gitmeyi reddeden kızın hayaletiydi. Üzerine rünler işlenmiş bir gelinlik giyiyordu. Muhtemelen onun için bir hayalet evlilik düzenlenmişti.
Teni solgundu, oyulmuş gözlerinden kanlı yaşlar damlıyordu ve dudakları dikildiği için konuşamıyordu— Bu bazı insanların, ölülerin kızgınlıklarını dile getirmelerini önlemek için kullandığı bir yöntemdi.
Fakat küçük kız güçlü bir öldürme niyeti taşıyordu. Muhtemelen herkes onun ne istediğini konuşmasına gerek bile kalmadan anlayabilirdi.
Onun gibi insanların aileleri genellikle ölmüş olurdu ve bakacak kimseleri olmadıklarından yin gelini olmak için kaçırılırlardı. Bu kızın istediği tek şey onu kaçıranların korkunç bir şekilde ölmesiydi.
Onunla aynı kaderi paylaşan pek çok kişi gibi, saldırganlarının da kendisinin çektiği acıyı, hatta mümkünse daha fazlasını çekmesini istiyordu. Gözleri oyulmuştu ve bunu yapanlar da aynı ıstırabı çekmeliydi. Nasıl trajik bir ölümle öldüyse onlar da öyle ölmeliydi.
Ancak karma bu şekilde çalışmadığı için bu mümkün değildi.
Keder ve neşe tanrısının kurallarına göre Yun Hai’nin bazı şeylere müdahale etme hakkı vardı fakat sadece belli bir dereceye kadardı. İşler fazla ileri gitmeden durmalıydı. Aslında “işler fazla ileri gitmeden durmak” pek fazla sonuç vermese de başta yapmayı planladığı şey buydu.
Ta ki küçük kızın trajik ölümünden birkaç yıl öncesine gidene kadar…
Ailesinin yok olmasının ve kimsesiz kalmasının sebebinin, çok küçükken anne ve babasının bir düşman tarafından öldürülmesi olduğunu öğrendi.
Ve o “düşman” Yun Hai’nin kendisinden başkası değildi.
Kızın ailesi, o zamanlar Yun Hai’nin ailesini katleden kişilerden ikisiydi.
Şimdi istemese bile bu konuyla ilgilenmesi gerekiyordu. Aksi takdirde küçük kızın gözünde “mantıksız ve adaletsiz” kişi hâline gelirdi.
Ama bu sadece başlangıçtı.
Daha sonra, Yun Hai ölümlüler aleminden her geri döndüğünde kendini evine kilitledi.
Sonunda Hua Xin’in bitmemiş sözlerinin ne olduğunu anlamıştı—
Bu engin ve karmaşık şeylerden birine müdahale ederse, devam etmesi gerekecekti. İkincisi, üçüncüsü, devamı ve sonunda bir zincir etkisi yaratacaktı. Bir kişinin düşmanı, başka bir kişinin kurtarıcısı olabilirdi. Öldürmek istediği kişi bir başkasının korumak istediği kişiyle aynı kişi olabilirdi. İşler gitgide daha karmaşık ve içinden çıkılamaz duruma gelecekti. Sonunda ise varlığı en büyük “mantıksızlık” olacaktı.
O otuz bir kişiyi öldürdüğü andan itibaren bugünün geleceği zaten belliydi—
Lingtai’nin göksel kurallarını defalarca ihlal etti ve Hua Xin, onu sürgüne göndermek için göksel bir kararname aldı. En çok sunuyu ve tapınmayı alan Keder ve Neşe Tanrısı’ndan, kimsenin umursamadığı Dabei Vadisi Tanrısı oldu.
Buna ek olarak, ölümlü alemdeki adakların ve tütsülerin sayısı Xiandu’daki varlığını etkiliyor gibiydi. Daha az sunu almaya başladıkça, Xiandu’da da yavaş yavaş görünmez hâle geldi.
Yun Hai hassas bir insandı. İlk başta ölümsüzlerin bile züppelikten kaçamayacağını düşündü. Onu hatırlayan birkaç kişi vardı ama çok geçmeden cennetin diğerlerine onu unutturduğunu anladı.
Diğer ölümsüzler onunla düzenli olarak karşılaştıklarında doğal olarak kim olduğunu hatırlarlardı fakat bir nedenden dolayı, eğer onu görmüyorlarsa artık onun kim olduğunu hatırlamıyorlardı. Bundan etkilenmeyen tek kişi Lingwang’dı.
Xiandu’ya girdikten kısa bir süre sonra Hua Xin’e şunu sormuştu: “Tianxiu cezalandırma ve bağışlamadan sorumlu. Peki Lingwang’ın görevi ne? Başkalarının bunun hakkında konuştuğunu hiç duymadım.”
Hua Xin bunu düşündü ve yanıtladı, “Ölümsüzlerin bile üstesinden gelemeyeceği şeylerden sorumlu. Fakat ayrıntıları ben de bilmiyorum.”
O zamanlar Yun Hai çok şaşırmıştı. O kadar çok ölümsüz vardı ki, dünyanın neredeyse her köşesini kaplayabilirlerdi. Gerçekten ölümsüzlerin bile çözemeyeceği bir şey var mıydı?
Her zaman Lingwang’ın bu kadar çok yüceltilmesinin biraz abartı olduğunu düşünmüştü. Lakin daha sonra bunun abartı olmadığını ve onu daha çok yüceltmek için söylenmiş bir şey olmadığını fark etti.
Yun Hai bir süredir huzursuzdu, bu nedenle onu hâlâ hatırlayan birkaç kişiden biri olduğu için sık sık Lingwang’ın sarayına giderdi. Ama sonuçta ev terk edilmiş ölümsüz yok edici platformun hemen yanındaydı. Bu yüzden daha sıklıkla gittiği yerler çoğu zaman Lingtai ve Hua Xin’in eviydi.
Her şeyden önce en çok korktuğu şey, bir gün Hua Xin’in bile Yun Hai adında bir öğrencisi olduğunu hatırlamayacak olmasıydı.
***
Söylentilere göre, Xiandu’da gizemli bir göksel çan vardı. Ölümsüzlerin hiçbiri onu şahsen görmemişlerdi, ancak ara sıra çanın hafif çınlama sesini duyarlardı.
Çan her çaldığında, başka bir ölümsüzün ölümlü dünyaya sürgün edildiği anlamına geliyordu.
Yun Hai’de birkaç kez sesini duymuştu ama hâlâ çanın nerede olduğunu bilmiyordu.
Ta ki bir gün kendi gözleriyle görene kadar.
Xiandu’da nadir görülen uzun bir geceydi. Penceresinin yanında oturup yoğun sisi izlerken birdenbire Hua Xin’i görmek istedi.
Aniden ortaya çıkan bu düşünce karşısında bir an afalladı ve ardından pencereyi kapatıp sarayından ayrılmak için ayaklandı. Pencerenin kulpunu tutar tutmaz, sanki bele takılan yeşim süslerin ya da kılıçların çarpışma sesi gibi küçük bir ses duydu.
Biri mi geldi?
Yun Hai aceleyle döndü ve karşısında Lingwang’ı gördü.
Beyaz, yeşim bir taç ve üzerine desenler kazınmış gümüş maskesini takarken etrafını saran soğuk sise rağmen dimdik duruyordu, tıpkı Yun Hai’nin onunla Xiandu’nun girişinde ilk kez karşılaştığı zamanki gibi.
Fakat o zaman parlak bir ışıkla kaplıydı. Bu sefer sadece gecenin karanlığı vardı.
Yun Hai onu görünce şaşırdı. “Arkadaşını ziyaret ederken neden maske takıyorsun?” diye sordu.
Lingwang hafifçe iç çekti, “Sence arkadaşımı ziyaret etmeye gelmiş gibi mi görünüyorum?”
Doğru.
Ziyarete gelmiş gibi görünmekle kalmamasının yanı sıra, sürekli onu takip eden hizmetçi çocuklar da peşinde değillerdi. Hatta çok sevdiği kılıcını bile yanında getirmemişti.
Yun Hai kaskatı kesildi, o anda eski arkadaşlar arasında neredeyse bir yüzleşme vardı.
Lingwang hareket etmedi ya da konuşmadı.
Sonunda, ilk önce Yun Hai konuştu, “Lingwang sen… Göksel bir emir aldığın için buradasın.”
Lingwang “Mm,” diye mırıldanarak onayladı ve sonra devam etti, “Madem bu kadarını tahmin ettin, o zaman ne için burada olduğumu da biliyor olmalısın.”
Yun Hai acı bir şekilde gülümsedi, “Öyleyse, ölümlüler alemine dönme zamanım mı geldi?”
Lingwang cevap vermedi, bu bir onaylama sayılabilirdi.
Yun Hai, “Tek yapmam gereken ölümsüz yok edici platformdan atlamak sanıyordum.”
Bu geceye kadar, ölümlüler alemine geri gönderilmenin sadece ölümsüz yok edici platformda durup aşağı atlamak olduğunu düşünmüştü. Fakat Lingwang göksel bir emirle geldiğinde, işlerin düşündüğü kadar basit olmadığını anladı.
İlk olarak, ruhsal güçleri ortadan kaldırılmalı ve Xiandu ile olan tüm bağlantıları kesilmeliydi.
Süreç son derece hızlıydı, göz açıp kapayıncaya kadar sürmüştü. Ama acıdan dolayı zaman sonsuz bir şekilde uzamış gibiydi. Dayanılmaz bir acı içindeyken Lingwang’ın parmağına bir şey taktığını gördü.
Yeşimden yapılmış beyaz renkli bir çandı, net olarak göremese de çınlamasını duyabiliyordu.
Aniden Xiandu’daki gizemli çanın nerede olduğunu anladı. Bir avluya ya da saçakların altına asılmamıştı, bunca zaman boyunca Lingwang tarafından taşınıyordu.
“Göksel çan…” Yun Hai boğuk bir sesle söyledi.
Lingwang başını salladı, belli belirsiz duyulan sesi ona karşı mesafeliydi, “Ölümsüzler bu söylentiyi birdenbire yaydılar. Bu göksel çan değil, adı Rüya Çanı.”
Rüya Çanı…
Yun Hai iki büklüm olurken bilinçaltında bu ismi tekrarladı.
Bir süre sonra Lingwang’ın devam ettiğini duydu, “Ölümlü alem gerçekten o kadar da kötü değil. Luohua Dağı diye bir yer var. Orası gerçekten canlı bir yer ve Xiandu’dan çok daha iyi. Bu zili dokuz kez çaldıktan sonra derin bir rüyaya dalacaksın. Ölümsüz yok edici platformdan ayrılıp uyandıktan sonra, geçen yüzyıldaki her şeyi unutacaksın. O zaman kendini bu kadar kötü hissetmeyeceksin.”
Tüm geçmişi. Gözlerini tekrar açtıktan sonra hepsi gitmiş olacaktı.
Bir ölümsüz, ölümlüler alemine geri sürüldüğünde her seferinde bir çan sesinin duyulmasının nedeni bu muydu?
Her şeyi unutacaklardı.
Herkesi unutacaklardı.
Ruhsal güçler olmadan, sıradan bir insanın bedeni Xiandu’da çok uzun süre dayanamazdı.
Yun Hai bilincini kaybetmek üzereydi ama hâlâ uyanık kalmak için savaşıyordu. Beyaz yeşim çan çalındığında, onu engellemek için ruhunun yarısının yanı sıra ölümsüz gücünün son parçasını bile kullandı.
Hayatı boyunca mecbur kalmadıkça asla pes etmemişti, hatta mecbur kaldığında bile pes etmemek için savaşırdı.
Her şeyi unutmak istemiyordu.
***
Yun Hai’nin ölümlü aleme döndüğü birkaç yıl içinde pek bir şey olmadı.
Çaresizce çanın güçlerini engellemeye çalışsa da, çan yine de etkisini göstermişti. Geçen yüzyılda olan her şeyi unutmuştu ve sadece arada bir belli belirsiz bir rüya görürdü. Rüyasında, bir bacağını kırdığını ve bir gözünün kör olduğunu, açlıktan ölmek üzereyken bir ölümsüzün onu geyiğin sırtında taşıdığını anımsardı.
Bu rüyadan birçok kişiye bahsetmişti ama ne zaman bunun hakkında konuşsa birçok ayrıntıyı kaçırırdı ve yalnızca birkaç kısa cümleyle anlatabilirdi.
Ortamların hiçbirini net olarak tanımlayamasa da nedense soğuk bir kış gecesi olduğundan emindi. Titriyordu ve o ölümsüzün eli sonsuz soğukluktaki tek sıcaklık kaynağıydı.
Bu açıklanamayan rüya nedeniyle ölümsüz olabilmek için manevi güçleri öğrenmeye çalışmaya başladı.
Pek çok yetiştirme sektine yalvardı ama hiçbiri onu kabul etmedi. Hepsi onun kusurlarla doğduğunu, içsel enerjiyi yoğunlaştıramadığını, bir çekirdek oluşturamadığını ve xiulian uygulamaya uygun olmadığını söylediler.
Ve daha sonra dünya kargaşaya sürüklendiğinde kendini koruyacak kadar güçlü değildi. Sadece saklanabilir ve bir sığınmacı gibi yaşayabilirdi.
Bir gece başı boş dolanan bir iblisle karşılaştı. Onu yenemedi ve iblis vücudunu ele geçirdi.
Ruhunun yutulduğu hissi diğer fiziksel acılardan pek de farklı değildi. Acı içinde çığlık attı.
Istırap içinde yere kıvrıldığında, aniden bir aşinalık duygusu hissetti.
Geçmişte yine böyle kıvrıldığı, tüm gücüyle savaştığı başka bir zamanı hatırladı. Hatta bir çana karşı… direniyormuş gibi görünüyordu.
Bu, dünyanın en acı verici ve ironik şeyi olmalıydı—
Tam ölmek üzereyken unuttuğu yüz yılı hatırladı. O ölümsüzün ve beyaz geyiğin boş bir rüyadan ibaret olmadığını anladı. Yüz yıl önce, gerçekten de ona yardım eden bir ölümsüz vardı.
Ölümsüzün onu müridi olarak aldığını ve son derece yetenekli oluşunu övdüğünü, kendisinin ölümsüz olarak yükselen en genç kişi olduğunu ve ölümlülerin keder ve neşesinden sorumlu olduğunu hatırladı.
Xiandu’daki son gününde, o kişiyi tekrar görmeyi gerçekten çok istiyordu.
Henüz bunu yapamamıştı, bu şekilde ölemezdi.
***
Daha sonra Yun Hai, muhtemelen iyi bir yeteneği olduğunu düşündü. Aksi hâlde sadece “Böyle ölemem” diye düşünerek iblisi yenemez ve onu özümseyemezdi.
Yetiştirme sektlerinin hepsi onun ruhsal güçleri yoğunlaştıramadığını ve bir çekirdek oluşturamadığını söylemişti ama aslında durum böyle değildi. Sadece ruhsal güçlerini yoğunlaştıramazdı, ama şeytani güçleri yoğunlaştırabilirdi.
Korkunç bir durumdayken ve umutsuzca iblisin enerjisini emerken, aniden bir asır önceki sahneyi hatırladı— Karanlık mağarada saklanırken Hua Xin gelerek kış gecesini aydınlatmıştı.
O andan itibaren Ölümsüz, onu kurtarmak için bir daha asla gelmeyecekti.
Zar zor hayatta kalmıştı ama o kişiyi ölene kadar göremeyebilirdi.
Yorum