Çevirmen: Ari
Bölüm 25: Lingwang
Yun Hai o gün Xiandu’ya ilk geldiğinde, elinde uzun, yeşim bir asa olan Lingtai ölümsüz elçisi onu bekliyordu.
Ölümsüz elçi ona baktı ve gülümseyerek selamladı, “Acemi Yetkili.”
Xiandu’daki insanlar, son heceyi hafifçe vurgular bir tonla konuşmayı severdi. Garip bir şekilde kulağa hoş geliyor.
Yun Hai kendi kendine böyle düşündü.
Sonra, “Acemi Yetkili?” diye sordu.
Lingtai ölümsüz elçisi yanıtladı, “Henüz bir unvan verilmemiş olan ölümsüzlere bu şekilde sesleniriz.”
Yun Hai, “Herkes bana böyle mi demek zorunda?”
Lingtai ölümsüz elçisi başını salladı. “Evet, herkes.”
Yun Hai, “Ölümsüz Lider bile mi?”
Elçi bir an nasıl cevap vereceğini bilemedi, “?”
Yun Hai elini salladı: “Boş ver, sadece rastgele bir düşünceydi.”
Lingtai ölümsüz elçisi onu çok uzun bir merdivenden yukarı çıkardı ve mesafeyi işaret etti, “Acemi Yetkili, göksel bir kararname aldıktan sonra Xiandu’daki tüm yeni üyeler Lingtai’ye gidip Lingtai On İki Ölümsüz’ü görmeli. Xiandu’daki neredeyse tüm ölümsüzler Lingtai On İki Ölümsüz’e, özellikle de Ölümsüz Lider Mingwu’ya saygı duyar.”
Ç/N: Lingtai’nin direkt çevirisi “Ruhsal Platform” anlamına gelir.
Yun Hai son derece mutluydu. Ne de olsa Hua Xin ölümlü alemi sık sık ziyaret etmiyordu ve onunla yılda en fazla birkaç kez görüşebiliyordu.
Yun Hai, “Bekle, neredeyse mi dedin?” diye sordu.
Ölümsüz elçi, “Evet, iki istisna var” dedi.
Bunu zaten yeni yükselmiş olan bütün ölümsüzlere açıklaması gerekiyordu. Yun Hai’nin merakını görünce kısaca anlattı, “O ikisi xiulian yoluyla yükselmediler, doğrudan gökler tarafından atandılar.”
Önce Yun Hai’ye atanmanın ne anlama geldiğini açıkladı ve devam etti, “Göklerin verdiği emirler Lingtai’ye değil, doğrudan bu ikisinin eline ulaşır. Başka kimse bu emirleri okuyamaz ve doğal olarak Lingtai On İki Ölümsüz’ün de onlar üstünde söz hakkı yoktur.”
“Göksel emirleri doğrudan mı kabul ediyorlar?” Yun Hai şok oldu.
“Tam olarak öyle.”
Wentian Sarayı’ndaki etkisinden dolayı, Yun Hai her zaman Lingtai On İki Ölümsüz’ün tüm ölümsüzlerin başı olduğunu ve Mingwu Hua Xin’in de on iki kişinin lideri olduğunu düşünmüştü. Konumu ondan daha yüksek olan iki kişinin olduğunu duyduğunda çok şaşırdı.
“Öyleyse bu Ölümsüz Lider’den daha üst konumda oldukları anlamına gelmez mi…” dedi Yun Hai.
Lingtai ölümsüz elçisi buna cevap vermenin uygun bir yolunu bulamadı. Sonuçta o da Lingtai’nin ölümsüzlerinden biriydi. Kısa bir duraklamadan sonra sorudan kaçınmaya çalışarak, “Bu iki kişinin hiçbir şeyi umursamalarına gerek yok. Onlar tütsülere ve adaklara bağlı değiller, Lingtai’nin emrinde değiller ve diğer ölümsüzlerin işlerine karışmıyorlar. Herkesle sıradan bir ilişkileri var.”
“Nasıl görünüyorlar? Ölümsüz unvanları ne? Tanınmaları kolay mı? Onları görürsem onlardan kaçınmam gerekiyor mu?” Tüm bu sorulardan sonra Yun Hai gülümsedi, “Şaka yapmayı severim. Kim olduklarını bilmediğim için yanlışlıkla onları gücendirirsem pek iyi olmaz. Lütfen bana daha fazlasını anlatabilir misiniz?”
Ölümsüz elçi yanıtladı, “Birinin unvanı ‘Tianxiu’, atandıktan sonra gökler tarafından kendisine ‘Mian’ ismi verildi. Ceza ve bağışlamadan sorumlu, kulak kemiğinde üç yas çivisi var, yani tanınması oldukça kolay.”
Yun Hai: “Yas çivisi mi? Neden ‘yas’ deniyor?”
Lingtai ölümsüz elçisi yanıtladı, “Bilmiyorum, herkes böyle diyor. Tianxiu çok uzun zaman önce, Lingtai On İki Ölümsüz’ün bile olmadığı zamanlar atanmıştı. Tüm ölümsüzler ona saygı duyuyor ve ondan korkuyor. İyi huylu olmasına rağmen çok uzun zaman önce atandığı için kimse ona pek bir şey sormaya cesaret edemez.”
Yun Hai içinden şöyle düşündü: Uhh, o zaman yapabilirsem ondan kaçınmaya çalışacağım.
“Peki diğeri kim?”
“Diğeri… diğeri ondan da çok daha önce atanmıştı,” diye yanıtladı ölümsüz elçi, “Ölümsüz unvanı Lingwang* ve ilk atandığında gökler tarafından ‘Zhao’* ismi verildi.”
Ç/N: (1) Lingwang-Ruhani Kral. (2) Zhao, burada ‘aydınlatmak’ veya ‘ortaya çıkarmak’ anlamına gelir.
Lingwang…
Yun Hai daha fazla şey duymayı beklerken önündeki ölümsüz elçi aniden durdu. Arkasında birini görmüş gibi tüm vücudunu hızla çevirdi ve yeşim asasını önünde tutarak resmi bir şekilde selam verdi.
Yun Hai tam kimin ölümsüz elçinin başını bu kadar saygılıyla eğdirdiğini görmek için dönecekken onun, “Lord Tianxiu’yu Lingtai’ye getiren nedir?” diye sorduğunu duydu.
Yun Hai bir an afalladı. Hızla başını çevirdi ve Tianxiu Ölümsüz’ün arkalarındaki merdivenlerden yukarı çıktığını gördü.
Son derece genç görünüyordu, soğuk ama yakışıklı bir yüzü vardı. Sayısız ölümsüz arasında bile onu tanımak gerçekten çok kolaydı çünkü hâlâ birkaç basamak ötede olsalar dahi, kulağındaki yas çivilerinin güçlü enerjisi açıkça hissedilebiliyordu. Buz tutmuş bir yeşim kadar soğuk görünüyor ve hem kibirli hem de soğuk bir hava yayıyordu.
Aslında Tianxiu yalnızca ilişkilerde pek iyi değildi, kibirli ya da kaba olmaya çalışmıyordu. Ölümsüz elçiye başını salladıktan sonra, “Bir şey için buradayım,” dedi.
Lingtai ölümsüz elçisi kibarca, “Bugün yeni bir acemi yetkili yükseldi. Ölümsüz lider ve diğerleri henüz onunla tanışmadılar. Gidip önce bu acemi yetkiliyi onlara götürebilir miyim?” diye sordu.
“Yeni acemi yetkili” sözlerini duyan Yun Hai gülümsedi ve ona saygıyla selam verdi, “Lingtai’ye gitmeniz gerekiyorsa lütfen devam edin. Ben etrafta biraz gezintiye çıkıp bekleyebilirim.”
“Gerek yok.”
Tianxiu ona baktı ve başını salladı. Sonra tekrar alçak ve kayıtsız bir sesle, “İşine devam et, Hua Xin’i aramıyorum.” dedi.
Onlar konuşurken Xiandu’nun girişindeki soğuk sis dalgalandı. Uzaktaki kapı muhafızlarının ve diğer elçilerin saygılı selamlamaları duyulabiliyordu.
Ne hareketli bir gün, diye düşünen Yun Hai, ayaklarını kaldırıp yürümeye devam etmek üzereyken Tianxiu Ölümsüz’ün bir an duraksadığını ve girişe giden basamaklara baktığını gördü.
Hemen sonra Lingtai ölümsüz elçisi oradaki kişiye saygılarını sunmak için yeniden hızla eğildi.
Yun Hai merakla döndü ve soğuk sisin içindeki figürü gördü.
Bu figür beyaz yeşim renginde sade bir cübbe giyiyordu. Kol manşetleri epeyce boldu ve üzerlerinde gümüş koyu çizgiler basılıydı. Boyu ve bacakları uzundu; asil ve onurlu bir görünümü vardı.
Soğuk sisin içinden geçtikten sonra yürümeye devam etmedi, yan döndü ve birini bekliyormuş gibi durdu.
Peşinden iki hizmetçi çocuk onu takip ediyordu. İçlerinden biri kollarında uzun bir kılıç tutarken yakındı, “Lordum, bu gerçekten çok ağır.”
Kılıç çok hoş görünüyordu ve ince kın gümüşten oyulmuştu. Ama hizmetçi çocuğun ayaklarını yere sürterek mücadele etmesine bakıldığında kesinlikle çok ağır olduğu tahmin edilebilirdi.
Adam, “Eğer sana ağırlık yapıyorsa bana ver.” diye cevap verdi.
Bunu duyan hizmetçi çocuk anında hayata döndü ve kılıcı çabucak adama fırlattı.
Kılıç uzun parmakları arasında birkaç daire çizerek hafifçe döndü ve tekrar sıkıca kavrandı. Arkasını döndü ve elinde kılıcıyla merdivenleri çıktı.
Yun Hai ancak o zaman bu kişinin bir maske taktığını fark etti.
Maske tıpkı kılıç kınına benzer bir şekilde çok güzel ve karmaşık iplik desenleriyle süslenmişti, aynı zamanda lüksü de gözler önüne seriyordu. Ölümsüzler arasında, Tianxiu’nun kulağındaki yas çivileri kadar kolay tanınabilirdi.
Yun Hai, Lingtai ölümsüz elçisine fısıldadı, “O…”
Lingtai ölümsüz elçisi de aynı şekilde sessizce yanıtladı, “Bahsettiğim diğer kişi o.”
Basamakları telaşsızca çıkarken güneş ışığı Xiandu’daki sisin arasından sızarak ince hatlarının parlıyormuş gibi görünmesine neden oluyordu.
Yun Hai aniden gökler tarafından ona verilen ismi hatırladı; Zhao.
Sonra bir soru daha sordu, “Lingwang neden maske takıyor? Bir tabusu falan mı var?”
Lingtai ölümsüz elçisi fısıldayarak, “Aslında bir tabusu yok, sadece ne zaman göksel bir emir alsa görevi tamamlamak için bu maskeyi takıp gider.” diye cevapladı.
“Ne tür bir görevi var?”
“Yalnızca gökler bilir.” Elçi başka bir şey söylemedi.
Yun Hai başlangıçta Lingwang’ın da Tianxiu kadar soğuk ve ulaşılmaz olacağını düşünmüştü ama çok geçmeden yanıldığını anladı.
Lingwang birkaç adım yürüdü, sonra aniden durdu.
Bir maske takmasına rağmen, net bir şekilde görebiliyormuşçasına başını Tianxiu’ya doğru eğip selamladı.
Kendisi tek kelime etmedi fakat iki hizmetkarı Tianxiu’yu selamladıktan sonra basamakların üzerinden bağırdılar, “LORDUM, EFENDİMİZ AZ ÖNCEKİ ŞAKANIN SADECE BİR YANLIŞ ANLAŞILMA OLDUĞUNU VE ÖZÜR DİLEDİĞİNİ SÖYLEDİ!”
Tianxiu bağırışları duyunca hiçbir ifade göstermedi, bir süre sonra hafifçe dudaklarını hareket ettirip, “Unut gitsin” dedi.
Hizmetçi çocuk gülümseyerek Lingwang’a döndü. “Efendim, Lord unut gitsin dedi!”
Lingwang yumuşak bir şekilde “Oh,” diye mırıldandı ve maskesinin alt kenarını kaldırarak beyaz çenesiyle düz burnunun bir kısmını ortaya çıkardı.
Gülümsüyordu. Bir süre sonra parmaklarını gevşetti ve maske tekrar yüzüne kapandı.
Hizmetçi çocuğu kılıcın kabzasıyla iterek diğer yöne doğru yürüdü.
***
Belki de Yun Hai bu ikisiyle Xiandu’ya geldiği ilk gün tanıştığı içindi; diğer ölümsüzlerle tanışmadan önce onlar hakkında küçükte olsa bir izlenime sahipti ve bu nedenle başkalarının söylentilerinden fazla etkilenmedi.
Böylece orada bulunduğu yüz yıl içinde, Xiandu’da bu iki insanla dost olan ender birkaç kişiden biri oldu.
Yine de Tianxiu Ölümsüz ile ilişkisi biraz daha mesafeliydi, sonuçta Tianxiu’nun alışılmadık bir mizacı vardı. Ayrıca ceza ve bağışlamadan sorumlu olduğu için şefkat duygusundan yoksundu.
Lingwang ile ilişkisi daha derindi ve mizaçları da uyumluydu.
Aralarında bir dostluk olmasına rağmen Yun Hai’nin uzun zamandır merak ettiği bir şey vardı. Lingwang’ın soğuk ve asosyal biri olmadığı açıktı. Hatta tam tersiydi, canlı, eğlenceyi seven bir insandı. Fakat nedense oldukça uzak bir bölgede yaşamayı seçmişti.
Koskoca Xiandu’da on binlerce saray olmasına rağmen diğer ölümsüzlerden en uzakta yaşayan kişi oydu. Ayrıca yaşadığı yer sıradan bir yer değildi, hemen yanında herkesin kaçındığı ölümsüz yok edici platform bulunuyordu.
Bir gün dayanamayıp Lingwang’a nedenini sordu, “Gerçekten bu tür yerlerden mi hoşlanıyorsun?”
Lingwang: “İşime yarıyor.”
Bir keresinde bundan Hua Xin’e de bahsetmişti, o da “Bilmiyorum, muhtemelen kendi sebepleri vardır.” diye cevap verdi.
Lingtai ile bu iki kişinin birbirleriyle hiçbir ilgisi yoktu ve Hua Xin başkaları hakkında merak beslemeyen türden bir insandı. Bu yüzden birliktelerken nadiren bu konular hakkında konuşurlardı.
Bundan ziyade Yun Hai ustasını mutlu etmeye çalışıyordu.
…Ya da mutsuz.
Belki de Hua Xin’in onu almaya gittiği zamanki üzüntüsüz ve neşesiz ifadesi kalbinde çok uzun süre yer edindiği içindi; bir süre boyunca bunu saplantı hâline getirdi.
Ustasının yüzünde bir ifade olsun istiyordu. İlahi heykellerdeki ve portrelerdeki nazik gülümsemelerinin aksine, onun istediği gerçek mutluluk ya da gerçek öfkeydi…
Hangisi olursa olsun hiç yoktan iyiydi.
Bazen ustasını güldürdüğü için içten içe çok mutlu ve utanmış hissederdi-
Kendisinin tuhaf olduğunu düşündü.
Ölümlü alemdeyken, bir gün Xiandu’ya adım atabileceği umuduyla xiulian uygulamak için çok çalışmıştı. Artık gerçekten burada olduğuna göre Ölümsüz Lider’i güldürmek için elinden gelen her şeyi yapabilirdi.
Birçok kez başarısız oldu, ama birçok kez de başardı.
Diğer ölümsüzler bile Ölümsüz Lider’in eskisinden farklı göründüğünü söylemeye başladılar.
Bazen Hua Xin’in gülümsemesini izlerken kendi kendine Shifu’suyla yüzlerce, hatta binlerce yıl bu şekilde yaşamanın oldukça iyi olacağını düşünürdü. Artık bir zamanlar olduğu kör ve topal yetimin o ıssız dağda ölmesine izin verebilirdi.
Ancak daha sonra bunun işe yarar olmadığını fark etti.
Yun Hai ölümlülerin neşesinden ve kederinden sorumluydu, yani ölümlülerle en çok uğraşması gereken ölümsüz oydu. Kaçınılmaz olarak bir zamanlar öldürmeye yemin ettiği kişilerle de karşılaşmak zorunda kaldı.
Onlardan üç kez kaçındı, ancak dördüncüsünde daha fazla dayanamadı.
O insanların uzun bir yaşam sürmeleri onu daha da kızdırdı ve bu yüzden hepsini katletti.
Toplam otuz bir kişi; babasıyla birlikte öldürülen aile üyelerinin sayısından daha azdı.
Onları öldürdükten sonra bir bildiri aldı ve Lingtai’nin önünde diz çökerek cezasını kabul etti.
Hua Xin’in çileden çıktığını gördüğü ilk sefer o zamandı.
Yorum