Gentle Forest [Novel] 11. BÖLÜM
Çevirmen: Ari
Yeni uykuya dalmış olan Aiden, yüksek sesle çalan telefonumun odada yankılanmasıyla sarsılarak uyandı. Gözlerini açtı ve refleksle doğruldu. Cevaplanacak acil bir çağrı yoktu ama ben sormadan oturma odasına gidip cep telefonumu aldı.
“Gerçekten hızlısın.”
Mırıldanarak telefonu aldığımda Aiden utandı ve başının arkasına dokundu. Çökmüş göz kapaklarını ovuşturdu ve bana acele edip açmamı işaret etti.
Arama, kasabadaki tek çamaşırhaneden geliyordu. Görevli, babamın temizlenmesi için bıraktığı okul üniformasını teslim etmek istiyordu. Her ne kadar parayı almak için acelesi olmasa da, adam alışılmadık düzeyde bir ilgi göstermekte ısrarcı gibiydi, belki de babamın evde olmadığının farkındaydı. Bütün kasabanın bundan haberi varmış gibi görünüyordu ve adam teslim etmek için elinden geleni yapıyordu; o yüzden reddedemezdim.
“Çamaşırcı adam okul üniformamı getirecek.”
“Okul üniforman mı?”
Başımı salladım ve Aiden yüzündeki ince gülümsemeyi tam olarak gizleyemedi. Biraz beklentili görünüyordu, bu yüzden bir an yüzümde şaşkın bir ifadeyle orada durdum.
Çamaşırcının minibüsü çok geçmeden ormanın kenarına ulaştı. Babamın kamyonunu hatırlatan tanıdık tekerlek sesi yüksek sesle yankılanıyordu. Adam arabadan iner inmez, benden önce Aiden’ı gördü.
“Sen… Aid… A…?”
“Aiden.”
Adam onu görür görmez hemen adını sordu ve meraklı gözlerle yüzüne baktı. Şehir dışına pek sık çıkmayan bir adam için tuhaf ve egzotik bir görüntüydü. Tıpkı onu ilk gördüğümde yaptığım gibi, bir süre büyülenmiş gibi güzel gözlerine baktı. Rahatsız edici bir durumdu ama Aiden adamın önünde hiçbir rahatsızlık belirtisi göstermedi.
Bunun yerine, adam uzanıp üniformamı ona teslim etti. Aiden her şeyden çok üniformaya yoğunlaştığından tedirgin oldum. Paketlenmiş üniformayı neredeyse elinden hızla aldığında, aralarındaki değişimi gergin bir şekilde izledim.
Ellerimi hızla pantolonumun ceplerine sakladım.
“O benim….”
Her ne kadar Aiden’ın onu çalmaya niyeti olmasa da eşyalarımın gözümün önünde alınmasından duyduğum rahatsızlık hissinden kurtulamadım. Ancak benim için her şeyi memnuniyetle yapacağını bildiğimden itaatkar bir şekilde üniformayı ona bıraktım.
Adam minibüsüne binip ormandan ayrılırken, orada duran Aiden beni dikkatle kaldırdı ve eve doğru yola çıktık. Adamın tereddütlü telaffuzunu hatırlayarak “Korece bir ismin yok mu?” diye sordum.
Aiden geriye bakıp başını salladı ve “Hayır” dedi. Annesinin Koreli olduğu göz önüne alındığında, onun da korece bir ismi olmasını bekliyordum. “Aiden, Aiden…” diye mırıldanarak güzel bir Korece isim bulmaya çalıştım ama o şakacı bir şekilde “Efendim, efendim?” diye yanıt verdi.
“Eh-hee… Eh-hee…”
Ç/N: Sanıyorum ki burada isminin Eh-hee olmasından bahsediyor.
Uygun bir isim bulamayınca kelime oyununa başvurdum. Aiden kaşlarını kaldırarak açıkça onaylamadığını gösterdi.
“Beğenmedim.”
“Aehui, nasıl?” Ona uygunsuz bir isim vermeye çalışmıştım ama Korece konusunda çok uzman olması büyük bir sorundu. Dudaklarım bir gülümsemeyle kıvrılmaya devam ediyordu, bu da soğukkanlı davranmamı zorlaştırıyordu. Durumu dağıtmaya çalışarak kayıtsızca yatağa oturdum.
“Aehui güzel bir isim. Neden olmasın?”
“Güzel mi?” Aiden benim şüpheciliğimden şüphe etmeye başlamış gibiydi.
“Ah, Kore bağlamında gerçekten hoş bir isim.” Kasıtlı olarak başımı eğdim ve yumuşak bir şekilde fısıldadım.
Aiden sonunda başını eğerek gizli bir sırrı paylaşıyormuş gibi kısık bir sesle, “O halde bilen tek kişi sensin.” dedi.
Sonra sıradan bir şekilde masanın üzerine attığım telefonumu aldı ve yatakta yanıma oturdu. Üstünlük sağlayan bir bakışla ekranı bana doğru çevirdi ve gülmemi gizlemek için zorla öksürdüm. Bana ne göstereceğini merak ederek, o telefon galerisinde kayıtlı resimleri kaydırırken ekrana odaklandım.
“Bu üniforma mı?”
“Evet bu…”
Minhyuk’un cep telefonundan bana, ardından benim cep telefonumdan babamın cep telefonuna aktarılan bir fotoğraftı. Geçen sene yaz başı mıydı? Spor müsabakalarına katılamadığım bir dönemdi bu yüzden sınıfın penceresinden oyun alanına bakıyordum. Bayrak yarışında koşmak için başlangıç çizgisine gelen Minhyuk, kısmen benimle dalga geçmek için pencereden ay gibi yükselen bir fotoğrafımı çekmişti.
“Bu fotoğraf aşağıdan çekildi, o yüzden yüzüm böyle görünüyor. Bizim sınıf ikinci kattaydı.”
Amerika Birleşik Devletleri’nde okul üniforması kavramı nispeten nadirdi ve giyilseler bile tasarımları Kore’dekilerden farklıydı, bu da onları biraz olağandışı yapıyordu. Bunun öylesine komik bir fotoğraf olması gerekiyordu ama Aiden’a iletileceğini bilseydim kesinlikle babama göndermezdim. Fotoğrafımın ekrandan kaybolması için hızla uzandım.
“Neden?”
“Neden böyle bir şeyi saklıyorsun? Cidden, eğer babam bir şey gönderecekse, güzel bir tane göndermeli.” Şimdi düşününce birden tüylerim diken diken oldu.
“Babam sana sık sık resimlerimi gönderiyor mu?”
“Evet, geçen yıl neredeyse ayda bir gönderiyordu.”
“Neden?”
“O halde sende benim bir sürü fotoğrafım olmalı.”
Aiden utanmış bir ifadeyle sessizce başını salladı.
Aniden içimde bir yanma hissi oluştu ve alnıma sert bir tokat attım.
Ergenlik çağında bile yakışıklı olan Aiden’ın, ergenlik yıllarımdaki en çirkin fotoğrafıma sahip olmasından çok rahatsız oldum. Büyüme sürecimi ona babasından daha iyi anlatacak kimsenin olmadığı bir sır olmasa da bu kesinlikle çizgiyi aşmaktı.
Galerimde Aiden’ın tek bir fotoğrafı bile yoktu. Herhangi bir şeyin açığa çıkması korkusuyla telefonumu asla cebimden çıkarmamaya kararlıydım.
“Peki beni ne kadar merak ettin? Ben uçak biletini aldıktan sonra hiç uyuyamadım.”
Birinin benim haberim olmadan benim hakkımda bir şeyler öğrenmesi bende tuhaf bir suçluluk duygusu uyandırdı. Aiden’ı merak etsem de bu uykumu kaçıracak kadar değildi.
Sadece o gelmeden önceki gün uyumakta zorlanmıştım. Ancak öngörüsüzlüğümden dolayı gücenebileceği korkusu, kolayca yanıt vermemi zorlaştırıyordu.
“Benimle tanışmayı sabırsızlıkla mı bekliyordun?”
Aiden soruma yanıt olarak başını salladı.
“Beklediğinden daha mı iyi, yoksa değil mi?”
Açıkça bunun harika olmadığını söylemeyeceğini bildiğimden, bazı iltifatlar duyma umuduyla sormuştum. Ancak Aiden niyetimi anlamış olmalı ki hemen yanıt vermedi. Bunun yerine vücudunun üst kısmını bana yaklaştırdı ve tekrar sordu.
“Peki sen ne düşünüyorsun?”
Kurnaz bir görünümü vardı. Eğer kızgın bir ruh halinde olmasaydım o bakış beni güneşteki dondurma gibi eritebilirdi. Kızgın olsam da o nazik gözlere nasıl cevap vereceğimi şaşırıyordum.
“Ben… bilmiyorum. Bunu bana neden soruyorsun?”
Soruyu sorup kendimi onun cevabına hazırladıktan sonra Aiden’ın gözleri gülümsemeyle kısıldı. Farkında olmadan yaklaşmıştık ve geniş omuzları kafama çarpmak üzereymiş gibi görünüyordu. Kalbimde bir sızı hissederek içgüdüsel olarak geri çekildim ama Aiden parmak uçlarıyla hafifçe omzumu çekti ve şöyle dedi:
“Beğendim.”
Nasıl bir tepki beklediğini anlayamadım ama duygularımızın karşılıklı olmasını umuyordum.
“Ben de.”
Aiden memnuniyetle şakacı bir şekilde başımın arkasını okşadı. Onun için uygun olan ama benim için olmayan eylemlerin nüanslarını anlamak zorlayıcıydı ama onun nazik dokunuşuyla rahatlayarak hareketsiz kaldım. Kısacık dokunuş aşağı inip sırtımın çevresini sardı ve hassas cildime bir sıcaklık yaydı.
Sanki tüm dikkatim buna odaklanmış gibi kendimi rahatsız hissettim, bu yüzden yavaşça geri çekildim. Bir an duraksadı ve sanki hiç dokunmamuş gibi elini tekrar çekti.
“Babamın gönderdiği tüm fotoğrafları bana gösterebilir misin?”
Aiden tek kelime etmeden ekranın açısını kendine çevirdi ve telefonuyla oynadı. Birkaç dokunuştan sonra, fotoğraflarımı görüntüleyen ekranı gösterdi.
“Ah…”
En az yüz tane fotoğrafın olduğunu gördüm ve iç geçirerek telefonu Aiden’ın elinden kaptım. Kötü olanları silme niyetiyle parmaklarım ekranın üzerinde gezindi ama Aiden hızla uzanıp girişimimi engelledi.
“Lütfen izin ver, onları sileyim.”
Benimle sonsuza kadar dalga geçmek niyetinde olsa da olmasa da, Aiden hiçbir boyun eğme belirtisi göstermedi. Her ne kadar çok fazla güç uygulamamış gibi görünse de, kolunu uzattığı anda kendimi kolaylıkla onun kavrayışına hapsolmuş buldum. Telefonu elimden almaya çalışırken beni çekiştirdiğini hissettim. Kendi parmaklarıma kuvvet eklememe rağmen güç dengesizliği o kadar büyüktü ki yerimde duramadım ve sonunda cihazı bıraktım.
“Amcanın gözünde güzel olduğun için onları gönderdi.”
Bu sözlerle Aiden çenesini omzuma dayadı. Neden önceden beri bu kadar hassastı? Vücut ısım o kadar yüksekti ki, ona değdiğimde sadece ılık değil sıcaktı. Onunla yakınlaşmaktan uzak durmam gereken bir durumdaydım, bu yüzden bana gelişigüzel yaslandığı her seferde kendimi test ediliyormuşum gibi hissediyordum.
“Çok sıcaksın.”
Herhangi bir kişisel farkındalık belirtisinden kaçınarak, rahatsızlığımı açığa vurmak istemediğim için “Hava sıcak” diye mırıldandım. Aiden bana eşcinsel olduğunu söylediğini unutmuş gibiydi ve neredeyse bana sarılmaktan çekinmedi. Onun acı çekmesini istemiyordum ama kendim de acı çekmek istemiyordum. Sıkıntılı ifademi gizleyemedim ve omuzlarımı sanki bilerek silkeliyoruş gibi hareket ettirdim.
Aiden benim ince işaretimi fark ederek nazikçe çenemi tuttu ve ben geri çekilirken geriye yaslandı. Hareketleri muhtemelen sadece arkadaşçaydı ve muhtemelen hiçbir art niyeti yoktu. Eğer onun tarafında herhangi bir uyarılma ya da heyecan varsa bile, bu benimle olan etkileşiminde kesinlikle belirgin değildi. Aiden muhtemelen benden daha temkinliydi.
Eğer hareketsiz kalırsam her şey yoluna girecek. Hareketleri, kabul edilebilir yakınlık olarak gördüğü şeyin sınırı gibi görünüyordu. Düşünmesi basit bir konuydu ama bir nedenden dolayı Aiden’ın yan tarafıma dolanan kolları beni rahatsız etmeye devam ediyordu.
Ona “Gitmeden önce bunları sildiğinden emin ol,” diye hatırlattım.
Yanıt olarak Aiden, sanki parolayı bulmam için beni cesaretlendiriyormuşçasına kendinden emin bir şekilde kilitli ekranı gösterdi. Gönülsüz bakışlarıma rağmen şakacı bir tavırla çenesini kaldırdı ve sanki tamamen suçsuzmuş gibi masum bir şekilde gülümsedi.
˗ ˏˋ˚。?♡ ⛅️⋆?。˚’ˎ˗
Yorum