Çevirmen: Ari
Bölüm 20: Rol Yapmak
“Buraya atanmaları bile yeterince trajik ve artık cesetleri bile…”
“Bu konudan bahsetme.”
Kırmızı yüzlü sekt öğrencisi konuşmasının yarısında shixiong’u tarafından dirsek atılarak susturuldu.
Wu Xingxue onlara bir bakış attı ve sonra kafasını sıradan insanlara çevirdi. İfadeleri son derece kötüydü, Xiao Fuxuan’ın elindeki tılsımlara bakarken afallamış gibi görünüyorlardı. İçlerinden biri ayakları üzerinde sabit duramıyor ve durmadan sallanıyordu.
Muhtemelen dengesini sağlamak için biraz öne eğilmek istedi ama bunu yaptığında paltosuna bastı ve keskin tütsü kokusu tekrar havaya yayıldı.
“……”
Sekt öğrencileri hemen koşup onu kaldırdılar.
Öğrencilerden biri, “Shidi’min çenesi çok düşük ve sürekli saçma sapan konuşuyor,” dedi. Tütsü kokusunun daha güçlenip bazı hoş olmayan varlıkları çekeceğinden çok korkuyordu. Hızla devam etti, “Esasında işler o kadar da kötü değil. Belki… belki…”
Birkaç kez “belki” dedi ama yine de söyleyecek bir şey bulamadı. Yardım için yalvaran bir yüzle bakarken yüzü sıkıntıdan kıpkırmızı olmuştu.
Wu Xingxue içten içe düşündü: Niye bana bakıyorsun? İyi bir şey için söz veremem. Ayrıca konuşmak için ağzımı açarsam sözlerim shidi’nin dediklerinden bile daha korkutucu olabilir.
Uzun bir süre hareketsiz kaldıktan sonra Xiao Fuxuan’ı dürttü.
Fakat dürttükten sonra bu hareketi biraz fazla doğal bir şekilde yaptığını fark etti.
Tılsımı inceleyen Xiao Fuxuan duraksadı, sonra onu dürten parmağa baktı. Ardından yardım için yalvaran sekt öğrencilerine bakmak için başını çevirdi.
Yüzlerinde açıkça, “Lütfen bizi bu durumdan kurtaracak bir şey söyleyin” yazıyordu.
Bunu gören Tianxiu Ölümsüz sonunda altın ağzını açtı.
Kadına, “Sevgili kızlarınızın ad ve soyadları nedir?” diye sordu.
Wu Xingxue: “…”
Sözleri açıkça şu anlama geliyordu- İki kızınız yüksek ihtimalle Zhao Qinglai ile aynı sonla karşılaştı ve muhtemelen isimlerinin yazıldığı küçük bir heykelin içine sıkıştırıldılar. Bize isimlerini söylerseniz onları arayabiliriz.
Bu sıradan insanlar sekt öğrencilerini bu amaçla buraya sürüklemişlerdi, bu nedenle sözleri pek de hatalı değildi…
Wu Xingxue, ama belki de bu altın ağız bir dahaki sefere kapalı kalmalı, diye düşündü.
Yardım için yalvaran küçük öğrencinin yüzü yeşile döndü ve oracıkta yere yığıldı.
Kadın ise daha kötü durumdaydı. Tökezleyerek kendini duvara dayadı. İfadesi tamamen boştu ve tüm vücudu kontrolsüz bir şekilde titriyordu. Diğer iki küçük öğrenci hemen öne atılıp sırtını hafifçe okşadı.
Kadın bu hafif vuruşlara bile dayanamıyordu, her vuruşta daha fazla yere çöktü. Eğildi ve uzun bir süre titredikten sonra Xiao Fuxuan’a bakmak için başını kaldırıp boğuk bir sesle mırıldandı, “İki küçük kızım hâlâ çok küçük…”
Uzun bir süre tıkanıp kaldıktan sonra sonunda iki isim söyledi, “Adları A-Yuan ve A-Tai.”
“A-Yuan…”
“A-Tai…”
“Bekleyin, beni bekleyin.”
“Beni bekleyin…”
Kadın bunu defalarca kez tekrarladı, sesi artık çıkmasa bile dudakları hareket ediyordu. İki kızının ruhunu mu yoksa kendini mi teselli etmeye çalıştığını kimse bilmiyordu.
Artık herkes isimleri öğrendiği için konudan kaçınmayı bıraktılar ve doğrudan oyuklu kaya duvarları boyunca tüm mezarlığı aramaya başladılar.
Etrafı ararken, yeraltı mezarlığının sadece bu alandan ibaret olmadığını ve aslında çok büyük olduğunu keşfettiler. Uzaktan, oyuklardaki kandillerin bittiği yer yolun sonu gibi görünüyordu.
Ama durum böyle değildi. Yeraltı mezarlığı tüm vadi boyunca ilerliyordu, ana geçitten ayrılan patikalar ve yol ayrımları son derece tehlikeliydi.
Birkaç köşeyi döndükten sonra kalabalığın hepsi yön duygusunu kaybetmişti. Sekt öğrencilerinin pusulaları burada çalışmıyordu, biraz ilerledikten sonra pusulalarıyla uğraşmayı bırakıp yalnızca Xiao Fuxuan’ı takip ettiler.
Ancak Xiao Fuxuan bile birkaç yol ayrımında bir süreliğine durmak zorunda kalmıştı.
Wu Xingxue onun nasıl hareket ettiğini gördü ve dayanamayıp “Daha önce buraya gelmemiş miydin?” diye sordu.
Xiao Fuxuan cevap olarak “Mm” diye onayladı ve adım atmayı bıraktı. Uzun parmaklarını taş duvarlara hafifçe bastırdı, sadece biraz güç uygulayarak bir sarsıntı yarattı ve kayaların düşmesine neden oldu.
“Öyleyse nasıl oluyor da yolu bilmiyorsun?”
Xiao Fuxuan bir kayanın çatlağına parmağını soktu. Soğuk gözlerini hafifçe kırpıştırdı ve sonra “İçeri girmemiştim,” diye yanıtladı.
“İçeri girmedin mi” Wu Xingxue biraz şaşırdı, “Neden?”
Yolu kapatan kaya iki parmakla tutularak kolayca kenara itildi, büyük bir patlamayla yere çarptı ve gri bir toz bulutu yaydı. Toz içinde kalan Wu Xingxue gözlerini kıstığı sırada Xiao Fuxuan’ın derin sesini duydu, “İstemedim.”
Aniden zihninde bir görüntü belirdi: Dabei Vadisi’nde toz ve sisle dolu soğuk bir geceydi. Sisin içinde uzun bir asma köprünün üzerinden devasa vadiye bakan uzun bir siluet vardı.
Wu Xingxue bir an için afalladı.
Bu sahneyi daha önce görmüş olmalıydı ama ne kadar hatırlamaya çalışırsa çalışsın net olarak hatırlayamıyordu.
Kendine geldiğinde sekt öğrencilerinin, “Başka bir küçük çocuk heykeli!” diye bağırdığını duydu.
Şu ana kadar iki küçük erkek ve kız heykeli daha bulmuşlardı. İkisi de boştu ve içleri kurumuş kanla kaplıydı. Ayrıca üzerlerine tılsımlar yapıştırılmıştı ve “Bu kişi ölümsüz yetkiliye tapıyor” yazıyordu.
Birinin adı Liu Zhi, diğerinin adı ise Liu Mei’ydi.
İsimlerin biri erkek, diğeri kadın ismiydi fakat cesetleri hiçbir yerde bulamamışlardı.
Başından beri Zhao Qinglai dahil, bu dördüncü küçük heykeldi. Kılıçlarını çıkarıp heykeli kırmak bir alışkanlık olmuştu. Sekt öğrencisi daha önce yaptığı gibi heykeli parçalara ayrıldı…
Ve bir insan ortaya çıktı.
Yetişkin bir adamdı ama bütün kemikleri kırılmıştı, bağdaş kurmuş vaziyette oturuyordu. Başı boynundan ayrılmış ve kucağına koyulmuştu.
Sekt öğrencileri o kadar şaşırdılar ki birkaç metre geri çekilip sırtlarını mağaranın diğer ucundaki kaya duvara dayadılar.
Bir süre sonra biri mırıldandı, “Bu ceset neden hâlâ burada? Henüz uğursuz bir varlığa dönüşmemiş mi?”
Yi Wusheng onu kılıcıyla dürttükten sonra parmağının arkasını kesilmiş kafaya bastırdı ve başını sallayıp eliyle kağıdını tutarak, “Sorun yok, yaklaşabilirsiniz,” dedi.
Wu Xingxue cesedin görünüşünü taradı ve bu kişinin ilk atanan oduncu olduğunu düşündü.
Gerçekten de heykele iliştirilen tılsımın üzerinde oduncunun adı vardı ve oldukça çarpık yazılmıştı.
Daha önce sadece söylentiler duymuşlardı, kurbanların hiçbirini şahsen görmemişlerdi. Ama şimdi söylentilerdeki oduncu tam önlerinde bağdaş kurup oturuyordu, bu onları hem çok korkmuş hem de biraz rahatsız hissettirdi.
Sıradan insanlar karanlığın içinde, uzak bir noktada bir araya toplanmışlardı ve yaklaşmaya cesaret edemiyorlardı.
Sekt öğrencileri oduncuya sıkıntıyla baktılar, onun burada öylece açıkta oturmasına izin veremezlerdi. Bir tılsım çıkardılar ve onu mühürlemek için dikkatlice alnına yerleştirip ardından bir işaret bıraktılar.
“Önce geri kalanları bulalım, sonra da geri dönelim.”
***
Kaya duvar boyunca yer altı mezarlığının derinliklerine doğru yürümeye devam ederlerken durmadan beyin fırtınası yaptılar.
“Neden bulduğumuz heykellerdeki ilk üç kişi gitmiş de oduncu hâlâ burada?”
“Belki de oduncunun ataması onlarınkinden daha önce gerçekleştiği içindir.”
“Olay daha erken gerçekleştiğinden ruhu neredeyse tamamen tükenmişti ve taş heykele mühürlendikten sonra hareket edemez duruma geldi. Daha sonrakilere gelince, ruhlarından bir kısmı henüz kaybolmadığı için mühürlenemediler.”
Mühürlenmedilerse ne yapacaklarını söylemeye gerek bile yoktu…
Aşırı aç oldukları için yiyecek aramaya gitmiş ya da öldüklerini kabul etmek istemeyip onların yerini alacak bir günah keçisi aramaya gitmiş olabilirlerdi.* Her ikisi de oldukça mümkündü.
Ç/N: Taozim’e göre haksız yere ölen hayaletler reenkarne olabilmek için kendi yerlerine birini bulmalılardı.
Yeraltı mezarlığındaki kandiller bazen parlak bazen de loştu. Belki de parçalara ayrılmış cesetler bir köşede sürünerek yaşayan insanların gelmesini bekliyorlardı.
Bunu hayal edince, göksel güçleri nasıl kullanılacağını bilen insanlar bile korkudan titrerdi.
Çok geçmeden başka bir küçük kız heykeline rastladılar.
Bu küçük kız heykelinin dışı bazı yerlerde renkler solduğu için benekliydi. İlk bakışta dudaklarının yarısı gülümsüyor, diğer yarısı ağlıyor gibi görünüyordu.
Bir önceki heykelin travmasını henüz atlatamadıkları için kılıçlarını kullanmakta tereddüt ettiler.
Ardından şiddetli bir rüzgar eserek önlerinden geçti ve birkaç çatırtı sesi duydular: küçük kız heykeli kimse yaklaşmadan paramparça olmuştu. Bu seferki küçük kız heykeli de boştu, içinde kimse yoktu. Sadece kan ve tırnak izleri vardı, sanki içeride mühürlenen kişi heykeli tırmalayıp zorla kaçmaya çalışmış gibiydi…
Yeri kaplayan kırık parçalara bakınca bu demek oluyordu ki… kaçmayı başarmıştı.
Parçaların arasındaki tılsım aniden bir hışırtıyla uçup Xiao Fuxuan’ın parmaklarının arasına geldi. Kağıdı açtı ve “Bu kişi Ölümsüz Gao’e’ye tapıyor” yazısını seslice okudu.
“Gao’e?” Öğrenciler şaşkınlıkla mırıldandı.
Wu Xingxue, birinin ifadesinin çok karmaşık olduğunu gördü ve sordu, “Sorun ne? Neden böyle bakıyorsun?”
“Gao’e…”
“Evet, Gao’e?”
Sekt öğrencisi birkaç kez daha bu ismi kendi kendine söyledi, sonra başını salladı, “Bunun hangi aileden olduğunu düşünüyordum. Bu ismi daha önce duymuştum ama shixiong ya da shijie’den duyduğumu sanmıyorum. Ah, hatırlayamıyorum, son zamanlarda kurbanların aile üyelerinden çok fazla isim duydum, hepsi karman çorman oldu.”
Çok fazla aile üyesi olduğunu söylediğinde öğrencilerin hepsi Xiao Fuxuan’a baktı. Görünüşe göre bir şey sormak istiyorlardı ama cesaretleri kırıldığı için susmakla yetindiler.
Daha sonra başlarını nispeten nazik ve kibar görünen Yi Wusheng’e çevirdiler ve “Qianbei,* bu ruh çağırma tılsımlarının tarihini ve nasıl kullanılacağını biliyorsanız o zaman kaç kişi olduğunu da biliyor musunuz? İlahi bir heykeli gerçekten canlandırmak için kaç heykel gerekli?”
Ç/N: 前辈 Qianbei-Kıdemli
“İlahi bir heykeli canlandırmanın mümkün olduğuna inanmayın, bu sadece yanlış bir söylenti.” Yi Wusheng, “Son yüz yılda bunu başaran birini hiç duymadım.” dedi.
Aslında buna tam olarak “çağırma” demek pek doğru değildi. İşin özü, dizilim ilahi heykele sadece bir ruh veriyordu ve ardından ruh çağıran kişi ilahi heykeli kullanarak söylemek istediklerini Xiandu’daki gerçek ölümsüze iletebiliyordu. Ölümsüzün duyup duymaması başka bir sorundu.
Bu, doğru yoldaki sektlerin pek aşina olmadığı bir dizilimdi, bu yüzden bu sözleri daha çok bir halk hikayesi olarak görüyorlardı.
Yi Wusheng henüz gençken bu tür yaygın halk hikayelerini dinlemeyi severdi. Saçma ve mantıksız olmalarına rağmen yine de çok ilginçlerdi ve duyduklarının neredeyse hepsini hatırlıyordu. Ama bir gün o masallarla bu şekilde karşılaşacağını hiç düşünmemişti.
Bir an sessiz kaldıktan sonra, “Otuz üç kişi olmalı” diye yanıtladı.
Öğrenciler başlarını salladılar. “O zaman doğru.”
“Yanlış hatırlamıyorsam otuz üç kişinin ailesi gelmişti. Değil mi shixiong?”
“Haklısın. Bugün olanlar da dahil tam otuz üç kişi.”
“Tam otuz üç aile mi?”
Wu Xingxue aniden konuştu, “Biraz daha düşünebilir misiniz? Belki de yanlış hesaplamışsınızdır?”
Sekt öğrencisi afalladı, sonra yüzü kıpkırmızı oldu, “Qianbei, lütfen bizimle dalga geçmeyin, toplamda otuz üç kişi vardı. Nasıl yanlış sayabiliriz?”
“O zaman bunda bir sorun var,” dedi Wu Xingxue, “Ailelerden birinde iki kurban vardı, yani otuz üç aile varsa, toplam otuz dört kurban yapmaz mı?”
Bir süre sersemledikten sonra öğrenciler bir anda fark ettiler.
Onları Dabei Vadisi’ne getiren kadın A-Yuan ve A-Tai adındaki iki küçük kızını kaybetmişti. Onları da sayınca fazladan bir kişi vardı.
Eğer daha az kişi olsaydı gelecekte daha fazla kurban olacağı söylenebilirdi ama tam aksine bir tane fazla kişi vardı. Dizilim böyle de çalışabilir miydi?
“Neden fazladan bir kişi var?”
“Fazla mı saydık?”
“Hadi soralım.”
Sekt öğrencisi sıradan insanlara sormak için başını çevirdiği anda o kadının çok yakınında durduğunu gördü. Simsiyah gözleri belli belirsiz ona bakıyordu.
Öğrenci birdenbire hatırladı ve “Gao’e!” diye bağırdı.
Sonunda aklına gelmişti; Gerçekten de “Gao’e” adını diğerlerinden duymamıştı, bu isimle kendini tanıtan kişi karşısındaki kadındı. İki kızının Dabei Vadisi’ne atandığını ve onları aramak için vadiye giderken yardımlarını istediğini söylemişti.
Ya atanan kişi başından beri o iki kız değilse?
Ya… kendisiyse?
Öyleyse diğerleriyle birlikte tam otuz üç kişi ediyordu!
Hemen ardından içi boş olan toplam dört küçük heykel olduğunu hatırladılar. İsimlere bakıldığında iki erkek ve iki kadın oldukları anlaşılıyordu.
Ve onlarla birlikte vadiye gelen kişiler de iki erkek ve iki kadın olmak üzere dört kişiydi!
Gao’e ona gülümsediğinde simsiyah gözleri aniden hilal şeklini aldı ve yukarı kıvrılan ağzı o kalın kumaş katmanlarının altından çıktı.
Kılıcını çekmeden önce küçük öğrencinin vücudundaki tüyler diken diken olmuştu.
Bir anda Gao’e’nin boynuna dolanan kalın atkı çözülerek boynundaki kelimeyi ortaya çıkardı. Boynu tam yazının olduğu kısımdan kesilmişti, sadece küçük bir deri parçası başıyla boynunu bir arada tutuyordu ve her hareket edişinde başı düşecekmiş gibi sallanıyordu.
Sekt öğrencileri anında bu sıradan insanların neden kalın paltolara sarıldığını ve tüm vücutlarının neden sıkıca bağlandığını anladı.
Çünkü bunu yapmazlarsa uzuvları dağılacaktı…
Dört kişi de oyunu daha fazla sürdüremeyeceklerini anladıkları için sıradan insan rolü yapmayı bırakıp her biri saldırmak için bir kişi seçti.
Seçtikleri beş kişiden üçü sekt öğrencileriydi, geri kalan son kişi kaçmak için diğer tarafa doğru ilerledi.
Wu Xingxue aniden arkasındaki nefesi hissettiğinde yumuşak bir şekilde iç geçirdi, “Nasıl seçim yapacağını çok iyi biliyorsun.”
Parmağını çoktan kaldırmıştı ama başını çevirdiğinde Xiao Fuxuan’ın gözleriyle karşılaştı.
Wu Xingxue: “…”
Bir yığın yin varlığını saniyeler içinde öldürebilen Zhaoye Şehri’nin lordu anında elini indirdi ve ayaklarını çevirerek Xiao Fuxuan’ın arkasına saklandı. Parmağıyla ölümsüzün sırtını dürttükten sonra, “Ölümsüz, yardım et, korkuyorum.” diyerek onu bir adım ileri itti.
Xiao Fuxuan: “…”
Ning Huaishan ve Fang Chu: “………………….”
İster inanın ister inanmayın, şu an biz daha çok korkuyoruz.
Yorum