Global University Entrance Examination [Novel] Bölüm 91
Çevirmen: Ari
Dük, domuzu yatıştırmak için baş kahyanın odasını yalnızca kısa bir süre ziyaret etmişti ama kendi odasına döndüğünde bir şeylerin ters gittiğini fark etti.
Yatağın üzerindeki çarşaflarda fazladan kırışıklıklar vardı ve hatta çarşafların altındaki siyah yatağın bir köşesi ortaya çıkmıştı.
Burası onun özel bölgesiydi!
“Alyssa?” Dük yavaşça yürüyüp yatağın yanında diz çöktü.
Yatağın altındaki yer boştu. Kırmızı tabut gitmişti.
Alyssa’sı gitmişti!
“Kim cüret eder?!” Dük öfkeliydi. Gözleri anında sinirden kırmızıya döndü.
Aniden arkasından hafif bir kıkırdama duyuldu.
Dük hızla başını geriye çevirdi ve pencere kenarında birinin oturduğunu gördü.
“Ah… demek sensin. Yine mi buradasın?” Dük nefes alışını yavaşlatmaya çalıştı ve ses tonunu daha az kibirli görünmesi için bastırdı: “Konuklar bu sefer gerçekten pes etmiyorlar. Boşuna olduğunu bildiğin halde yine de tekrar tekrar denemeye devam ediyorsun.”
Qin Jiu şunları söyledi: “Bu sefer farklı.”
“Nasıl farklı?”
“Gittim ve o büyücüyü bulup pek de hoş olmayan yöntemler kullandım.” Qin Jiu’nun kartlarını açıklamak için acelesi yoktu, “Dene ve tahmin et. Sence bana ne söyledi?”
“Ne?”
Dük’ün ifadesi değişti. Kısık gözlerle ona baktı.
Qin Jiu zindana gitmişti ve Dük’ün öldürülmesiyle ilgili soru sormak için rahibi ayrı büyücüyü ayrı bulmuştu.
İkisinden aldığı yanıt şaşırtıcı derecede tutarlıydı.
Biri sinsi ve kurnazdı, diğerinin aklı yerinde değildi. Qin Jiu onların sözlerine tamamen inanmaya niyetli değildi ve Dük’ten daha fazla bilgi almaya gelmişti.
Bu nedenle Dük’ün yatağın altında gizlenen karısını sakladı.
Qin Jiu başını eğdi ve pencere kenarından atlayıp korkusuzca Dük’e yaklaştı: “Ne düşünüyorsun?”
Dük’ün gözleri ona sabitlenmişti. Alay ederek, “Beni korkutmaya çalışma. Ben ölmem. Asla ölmeyeceğim.” dedi.
Qin Jiu, “Ah, bu kadar emin misin?” diye sordu.
Kendinden emindi ve son derece sakindi. Fazla ikna ediciydi. Dük bir kez daha kendinden şüphe etmeye başladı.
“Çok eminim.” Kaşlarını çattı.
Qin Jiu gülümseyerek, “Büyücünün karakteri hakkında bir tür yanlış anlaşılma olduğunu düşünmüyor musun? Ne de olsa o başkalarına şeytani sanatları öğreten… bir deli.”
“Elbette biliyorum.” Dük kibirli bir şekilde sırıttı, “Benim aptal olduğumu mu düşünüyorsun? Benim için tehdit oluşturan birinin yaşamaya devam etmesine izin verecek kadar aptal mıyım? Elbette bazı önlemler hazırladım. Onun bildiği her şeyi biliyorum. Onun yapabileceği her şeyi ben de yapabilirim.”
Qin Jiu’nun arkasındaki eli hareket etti ve bir kitabı kaldırdı, “Bundan mı bahsediyorsun? Onun büyücülük kitabının bir kopyasını yaptın.”
Dük hızla yatağın altına baktı.
“Gördün mü? Bu da büyücünün bana söylediği bir şeydi.”
Aslına bakılırsa, büyücüyü sorgularken Dük’ün de bir kitabı olabileceğini belli belirsiz tahmin etmişti ve bundan kitabın saklanabileceği en olası yerin–– Alyssa’nın tabutunun altında olduğu sonucunu çıkarmıştı.
Kimse Düşes’e dokunmaya cesaret edemezdi, bu yüzden kimsenin kitaptan haberi olmayacaktı.
Dük alay etti: “Şanslısın.”
Boynu iki kez seğirdi. Sanki kafası yine itaatsizleşiyordu.
“Sadece bu da değil, aynı zamanda bana seninle onun arasında şu meseleden de bahsetti…” Qin Jiu konuşmayı bıraktı ve sakince, “Çok gergin görünüyorsun.” diye yorum yaptı.
Cümlesini neden tamamlamıyor!
Dük içinden ona küfrediyordu ama Qin Jiu’nun sözlerinin onu gerçekten de tedirgin ettiği inkar edilemezdi.
Karşı taraf çok şey biliyor gibi görünüyordu.
Dışarıdaki gürültülü arttı. Dük’ün ifadesi daha da çirkinleşmişti.
Qin Jiu kapıyı işaret etti, “Onunla aranızdaki durumu diğerlerine söylemeli miyim? Belki hizmetkarlarınız ya da bakıcılar hatırlar ve sonra––”
“Kapa çeneni!” Dük’ün ifadesi buz gibi bir hal aldı.
Qin Jiu güldü. Elindeki kitabı salladı ve şöyle dedi: “Gördün mü? Görünüşe göre tamamen korkusuz değilsin. Yoksa bu kitabı neden saklayasın ki?”
Dük’ün ağzı seğirdi. İfadesi giderek daha da soluyordu.
Aslında şu andaki her şey Qin Jiu’nun uydurduğu saçmalıklardan ibaretti. Elbette bu saçmalıklar temelsiz değildi——
Dük, diriliş tekniğini daha iyi anlayabilmek için büyücülük kitabının bir kopyasını yapmıştı ama neden daha sonra onu yok etmemişti? Neden onu büyücü doktor gibi yakmamıştı? Eğer öyle yapsaydı başkalarının onu görmesinden endişelenmesine gerek kalmazdı.
Bu kitabı sakladığına göre hâlâ ona ihtiyacı vardı.
Bir yandan tam da kendisinin söylediği gibiydi. Büyücünün varlığı onun için bir tehdit oluşturuyordu ama neden karşı tarafın yaşamaya devam etmesine izin veriyordu? Hatta kendi işine bakıyor, karşı tarafı öylece serbest bırakıyordu.
Bunun tek olası açıklaması şuydu: Ya bir nedenden dolayı onu öldürmeye cesaret edememiş ya da denese de öldürememişti.
Bu yüzden Dük ile büyücü doktor arasında derin bir bağlantı olması gerektiğini tahmin etmişti; hayatlarının birbirine bağlı olduğu bir bağlantı.
Büyücü, kahyanın Dük’ü diriltmesine yardım etmişti, ancak hayatın ve ölümün anahtarını sebepsiz yere başka birine vermesi imkansızdı.
Dolayısıyla bu bağlantı tek taraflıydı, daha doğrusu sonuçlar tek taraflıydı.
Eğer büyücü ölürse Dük yaşayamazdı.
Ama eğer Dük ölürse büyücüye bir şey olmayacaktı.
“Beni öldüremezsin.” Dük ısrar etmeye devam etti.
Qin Jiu yavaşça ona yaklaştı: “Neden yapamayayım? Kitap elimde ve okumam gereken her şeyi okudum.”
Büyücülük kitabı dirilen varlıktan sahip olarak söz ediyordu.
Sahibi öldürme yöntemi bir resimde tasvir edilmişti. Bu, sahip herhangi bir direnç belirtisi göstermezken, ucu kalbinden sadece birkaç santimetre uzakta olacak şekilde bıçağı sahibe doğru tutan bir kişinin resmiydi.
Dük dönmeden önce Qin Jiu o resmi defalarca incelemişti. Gerçekten büyücünün sözlerine benziyordu.
Dük’ün daha önceki tepkisi de en azından kitabın gerçek olduğunu doğrulamıştı.
Denemekten zarar gelmezdi.
***
Pencerenin dışında kara bulutlar vardı. Gündüz olması gerekirken geceden hiçbir farkı yoktu.
Şafak yaklaşırken Zhou Qi’nin ateşi düşmüştü ama hâlâ iyi görünmüyordu ve oldukça huzursuzdu.
Zhao Jiatong sormadan edemedi: “Kabus mu gördün?”
Zhou Qi başını salladı: “Evet.”
“Uykunda konuştuğunu duydum.”
“Evet… Karmakarışık bir kabustu.” Zhou Qi şunları söyledi: “Rüyamda erkek arkadaşımı gördüm. Sanki bir şey tarafından takip ediliyormuşuz gibi beni koşarak sürüklüyordu. Daha sonra aniden sendeledi ve düştü. Onu yakalamak için döndüğümde… Bıçaklı bir sürü el bizi kesmeye çalıştı.”
Zhou Qi’nin yüzü konuşurken daha da solgunlaştı: “Beni korumaya çalıştı. Bütün o bıçaklar… hepsi onu kesti. Her yerde kan vardı. Ellerim onun kanıyla kaplıydı.”
Zhao Jiatong aceleyle ona bir bardak su doldurdu. Sırtını okşadı ve rahatlattı: “Buradayım, buradayım. Bu sadece bir rüyaydı…”
Ancak Gao Qi pencereden dışarı çatık kaşlarla bakarken sessiz kaldı.
Aniden dışarıdaki koridordan bir sürü çığlık duyuldu.
Zhou Qi’nin parmakları titredi ve elindeki bardağı düşürdü. Şaşkınlıkla, “Bu ses ne?” diye sordu.
“Bu iyi değil!” Zhao Jiatong ayağa fırladı, “O duvar gölgeleri geri döndü!”
“Hangi gölgeler?”
Zhou Qi bütün gece boyunca ateşten acı çekiyordu, bu yüzden duvar gölgelerinin kontrolden çıktığını görmemişti.
Ama açıklamaya zaman yoktu.
Gao Qi de ayağa fırlarken homurdandı: “Onların yalnızca Dük zayıfladığında veya öldüğünde ortaya çıktıklarını söylememiş miydin?”
“Evet!”
“Peki Dük’ü kim öldürdü?”
Zhao Jiatong kaşlarını çattı: “İmkansız. Herkes Dük’ü öldürürlerse lanetin A ve 001’e düşeceğini biliyor. Birisi nasıl yukarı çıkıp––”
Aniden durdu ve Gao Qi ile bakıştı.
Gao Qi yüzünü ovuşturduktan sonra küfretti: “Siktir!”
Diğerleri bunu yapmazdı ama bu o iki psikopatın yapmayacağı anlamına gelmiyordu.
Hepsi dışarı fırladı.
Başlangıçta Yang Shu ve Zhou Qi’nin odada kalmasını istemişlerdi ama ikisi de onlara söz bırakmadan takip ettiler.
Koridor sınava giren öğrencilerle doluydu. Hepsi telefonlarıyla veya meşalelerle gölgeleri kovuyorlardı.
Gao Qi ve Zhao Jiatong, kalabalığın arasından geçip aşağıya koşacakları sırada aniden Zhou Qi’nin titreyen sesini duydular: “Zhao Jie… Zhao Jie… Ben…”
Zhao Jiatong, “Sorun ne?” diye seslendi.
Zhao Qi şöyle dedi: “Sanırım… Jiang Yuan’ın sesini duydum.”
Taş duvara bakarken koyu gözleri tamamen açıktı. Sıkıca sıktığı yumrukları ve hatta kirpikleri bile titriyordu.
Sanki göz kırptığı an gözyaşları akacak gibiydi.
Zhao Jiatong hemen olduğu yerde durdu: “Ne sesi? Jiang Yuan kim?”
Zhou Qi gözyaşlarının akmasını önlemek için gözlerini açık tutmaya çalıştı.
Kısık bir sesle şunları söyledi: “Erkek arkadaşım… Bu çığlıkların arasında erkek arkadaşımı da duyuyor gibiyim.”
Zhao Jiatong sustu.
Zhou Qi’ye güvence vermeye çalıştı: “Mümkün değil. Hâlâ kabusun etkisinde olmalısın…”
“Doğruyu söylüyorum… Zhao Jie, gerçekten onu duydum.” Zhou Qi sessizce ısrar etti.
Zhao Jiatong, Gao Qi onu dürttüğünde tam başka bir şey söylemek üzereydi.
Gao Qi’ye bakmak için döndü ama gözlerini görünce aniden anladı.
Birkaç adım ötedeki taş duvar aniden çatlamaya başladı.
Bir düzine telefonun ışığı altında, yüzey boyunca çatlaklar uzanıyordu ve sonunda büyük bir parça düştü.
Yere düştüğünde oradaki insanlar sonunda taş duvarın aslında çok ince olduğunu fark ettiler. İç duvarı kabuk gibi kaplıyordu.
Gao Qi bağırdı: “Uzaklaşın! Dikkat edin!”
Bunu söyler söylemez biri bağırdı: “Tanrım, bu nedir?!”
O gölgeler hâlâ mücadele etmeye ve çığlık atmaya devam ediyorlardı. Bazen ışıklar tek bir noktada toplandığında sesler daha da yoğunlaşıyordu.
Bir aday birkaç adım geri çekildi. Sesi korkudan çatlamış bir şekilde, “Duvarda insanlar var! Bakın!” diye bağırdı.
Duvarda gerçekten insanlar vardı.
Hayır, daha doğrusu insan değillerdi; burada insan vücudu parçaları vardı.
Kollar, bacaklar, eller, ayaklar, kafalar… Her türlü parçalanmış uzuv duvara gömülmüştü. Dış taş kabuğun giderek daha fazlası kırıldıkça, uzuvlar serbest kalıyorlardı.
Herkes bir anlığına tepki veremeden taşlaşmış halde orada durdu. Nihayet akılları başlarına geldiğinde çığlık attılar ve düşen nesnelerden kaçınmaya çalıştılar.
Birkaç dakika içinde tüm koridor kaotik bir hal almıştı.
Zhao Jiatong sonunda Zhou Qi’nin bahsettiği kokunun kaynağının nereden geldiğini anladı.
Askerlik eğitimi almasına rağmen, gözleri iri iri açılmış bir kafa ayaklarının yanından geçerken paniğe kapıldı.
Hem Zhao Jiatong hem de Gao Qi dahil oradaki herkes içgüdüsel olarak geriye çekildi.
Tek istisna Zhou Qi’ydi.
Yaklaştığında gözleri bir şeye sabitlenmişti.
“Xiao Zhou, ne yapıyorsun?!” Zhao Jiatong onu durdurmak istedi ama çok yavaştı, eli havayı yakaladı.
Zhou Qi sonunda takıldı. Baktığı şeyin hemen önünde düşmüştü.
Bu bir üst gövdeydi. Yakası boyunca göğsüne kadar uzanan büyük bir kan lekesiyle kaplanmış, mavi ve gri ekoseli kısa kollu bir gömlek giyiyordu. Sol göğsünde bir gömlek cebi vardı ve oradaki düğme çok alakasızdı; parlak bir ayı kafasıydı. Birinin bunu şaka olsun diye değiştirdiği açıktı.
Ortaya çıkan kol, alışveriş merkezindeki mankenlerinki gibi son derece solgundu.
Zhou Qi tekrar kalkmayı unutmuştu. Tamamen şaşkınlık içinde o kolu tutarak orada oturdu.
Zhao Jiatong ve Yang Shu onu takip etti. İfadeleri korkunçtu.
“Xiao Zhou… Xiao Zhou, böyle yapma. Birçok insan böyle gömlekler giyiyor. Zhao Jiatong’un sesi kısıktı.
Zhou Qi konuşmadı. Sanki onu duymuyormuş gibiydi.
Bir süre sonra aniden ayağa kalktı. O kolu tutarak, başsız bir sinek gibi etrafına bakarken sessizce mırıldandı: “Peki ya diğeri… diğeri…”
Koridorda deli gibi döndü, ta ki yakınlarda kot pantolon giyen bir çift bacak görene kadar.
…….
“Ya kafa? Zhou Jie… lütfen bana yardım et. Yang Shu, lütfen onu bulmama yardım et.” Artık dayanamıyordu, gövdesi ve bacakları düşmek üzereydi. Endişeyle yalvarırken gözlerinden gözyaşları durmadan akıyordu, “Lütfen onu bulmama yardım edin. Lütfen kafasını bulun!!”
Gao Qi daha fazla dayanamadı.
Dişlerini sıkıp birkaç saniyeliğine gözlerini kapattı. Daha sonra Zhou Qi’nin omzunu okşadı: “Genç hanım, ağlama. Nerede olduğunu biliyorum. Seni oraya götüreceğim…”
***
Batı kulesinin birinci katındaki yatak odasında Qin Jiu, elini Dük’ün boynuna sıkıca sarmıştı. Mücadelenin ortasında maske düşmüş ve genç bir adama ait olan yüz sonunda ortaya çıkmıştı.
Ama konuşan kişi hâlâ Dük’tü: “Sen… zamanını… boşa… harcıyorsun. Beni… öldüremezsin.”
“Sen… asla… beni… öldüremeyeceksin!”
Bunu söylerken alay etmeye bile çalıştı.
Qin Jiu kaşlarını çattı.
Aniden yatak odasının kapısı itilerek açıldı.
Bakmak için döndüğünde Gao Qi, Zhao Jiatong ve Yang Shu’nun kapıda durduğunu gördü. Onlara ek olarak… sersemlemiş bir genç bayan da vardı.
Zhou Qi’ydi.
Kız artık maskesini takmıyordu. Ağlamaktan kızarmış yüzü özellikle endişe vericiydi.
Qin Jiu dondu. Dük’ün boynundaki tutuşu bilinçsizce gevşedi.
Beklenmedik bir şekilde Dük bu fırsatı kurtulmak için kullanmadı.
Yukarıya baktığında Dük’ün de aynı şekilde başını çevirdiğini gördü. Gözlerinde belli belirsiz bir şaşkınlıkla kapıya bakıyordu.
Bir sonraki saniye panikle başını çevirdi. Ellerini yüzünü kapatmak için kullanarak boğuk bir sesle bağırdı: “Bakma… bakma. Onu dışarı çıkarın. Çıkın!”
Sesi çok kısık olmasına rağmen sessiz yatak odasında hâlâ çok netti.
Uzun bir aradan sonra Zhou Qi, burundan gelen bir sesle sessizce sordu: “Jiang Yuan? Sen… Hâlâ konuşabiliyor musun? Hâlâ hayatta mısın?!”
Doğrudan içeri koştu. Tökezledi ve acınası bir şekilde Dük’ün önüne düştü.
Dük yüzünü kapatmak için kolunu kullanırken boynu bir kez daha garip bir şekilde seğirdi.
Dudaklarının köşesi birkaç saniye titredikten sonra sonunda şöyle dedi: “Qi Qi… bakma……”
Zhou Qi onun önüne oturdu ve endişeyle elini tuttu. Ancak el hatırladığı el değildi…
Tamamen farklıydı.
Aceleyle kollarını sıvadı ve yakasını aşağı çekti. Derideki kırmızı dikiş benzeri izleri gördüğü anda zayıf bir şekilde yere çöktü.
Uzun, çok uzun bir sürenin ardından Dük’ün boynuna sarıldı ve bağırmaya başladı.
“Rüyamda seni gördüm. Bütün gece kabuslarla boğuştum. Pek çok insan elinde bıçak tutuyordu… sana onunla saldırdılar. Görmeme izin vermedin. Beni itmeye ve gözlerimi kapatmaya devam ettin. Ağlasam ya da kızsam da hiçbir şey söylemedin…”
Çığlıkları yatak odasını doldurdu.
Böyle bir durumla karşı karşıya kalan kimse “Onu isteyerek ölmeye ikna et” diyemezdi.
Dahası, Qin Jiu’nun bu konuda hâlâ bazı şüpheleri vardı.
Dük aniden garip bir şekilde kıvranmaya başladı. Zhou Qi’nin elini tutan eller aniden boynuna doğru ilerledi ve gücünü arttırdı.
Zhou Qi’nin gözleri genişledi. Gözyaşları henüz durmamıştı. Ona boş boş baktı.
Qin Jiu, Dük’ün bileğini yakaladı.
“Ne kadar dokunaklı bir buluşma. Bunca zaman sonra hâlâ…” Dük alay etmeyi bitiremeden ifadesi perişan bir görünüme dönüştü ve parmakları gevşedi.
Bu sefer tereddüt etmedi. Hemen Zhou Qi’yi uzaklaştırdı: “Qi Qi, beni dinle… Daha fazla yaklaşma. Ben… Ben muhtemelen… daha fazla dayanamayacağım. Ne kadar dayanabileceğimi bilmiyorum.”
Zhou Qi panik içindeydi. Zhao Jiatong ve Yang Shu onu uzaklaştırmaya geldi.
Dük aniden Qin Jiu’yu yakaladı: “Bana yardım edin… bana yardım edin, lütfen. Ben böyle olmak istemiyorum.”
“Sen…” Qin Jiu kaşlarını çattı ve Zhou Qi’ye baktı.
Dük’ün gözleri kırmızıydı. Çaresizce Zhou Qi’nin yüzüne bakmamaya çalışıyormuş gibi görünüyordu: “Eğer bu devam ederse, bir gün hepiniz öldürüleceksiniz… Ben… bir gün uyanıp kendimi Qi Qi’nin kopmuş elini… ya da kafasını tutarken görmek istemiyorum… Korkuyorum. Gerçekten korkuyorum.”
“Büyücü, lanetin ancak Dük öldürülmeyi isterse kaldırılacağını söyledi. O öldüğünde herkes kurtulacak.” Qin Jiu alçak bir sesle şöyle dedi: “Ama…”
“Bu bir yalan.” Jiang Yuan bedeniyle mücadele etti ve çaresizce şunları söyledi: “Ben oyum. Onu tanıyorum… Bu bir yalan. Eminim. Bunu yapmasının sonucu tüm hayatıydı… biriktirdiği tüm hayatı… tüm hayatı gönüllü olarak sonsuza dek büyücüye verilecekti.”
Dişlerini gıcırdattı ve şunu vurguladı: “Gerçek sahip… büyücü! Sadece Dük büyücüyü öldürebilir ama büyücü öldüğünde Dük de ölür…”
Dük’ün hayatını bir kenara atmasını ve büyücüyü öldürmesini sağlamaları gerekiyordu ve aynı zamanda büyücünün isteyerek ölmesini de sağlamaları gerekiyordu…
Bu ölümcül bir döngüydü. Muhtemelen bu kadar uzun süre çıkmazda kalmalarının nedeni buydu.
Jiang Yan, bilinci yerindeyken her şeyi söylemeyi bitirmeye çalışıyor gibiydi.
Nefesi kesildi ve Dük’e karşı mücadele ederken şunları söyledi: “…Sadece büyücünün hayatının Dük’e bağlı olduğunu biliyorum. Dük yaşıyorsa büyücü de yaşar. Eğer dük ölürse, büyücü de çok zayıf olacaktır. Ama… ama Dük muhtemelen bunu yapmaz.”
Görünüşe göre bu da başka bir çıkmaz sokaktı.
Maalesef Jiang Yuan daha fazla dayanamadı.
Artık hiçbir kelimeyi toparlayamıyordu ve vücudu giderek daha yoğun bir şekilde seğirmeye ve kıvranmaya başlamıştı.
Gözlerinin kenarları ıslaktı. Başını çevirmeden son birkaç kelimeyi zorla söyledi: “Lütfen… onu çıkarın… lütfen…”
Zhou Qi çok fazla ağlamıştı. Sahip olduğu enerjinin neredeyse tamamını tüketmişti.
Zhao Jiatong ve Yang Shu dişlerini sıkıp onu dışarı taşıdılar.
Gao Qi hareket etmedi. Qin Jiu, Dük’ü tekrar boynundan yakaladı ve onu bağlamak için perde ipini kullandı. İşi bittikten sonra başını kaldırıp Gao Qi’ye şöyle dedi: “Bana yardım et.”
“Ne yapmak istiyorsun?” Gao Qi onun için biraz endişeliydi.
“Rahatla, ne yaptığımı biliyorum.” Qin Jiu güvence verdi: “Bana güveniyor musun?”
Gao Qi sessiz kaldı.
“Böyle durarak zaman kaybediyoruz. Oyalanmayı seven biri değilsin, değil mi?”
Gao Qi derin bir nefes aldı ve zorla da olsa kabulmetti, “Konuş.”
“Mutfağa git. Birkaç adam toplayıp yakacak odun ve yağ hazırlayın. Alabildiğin kadarını al.”
“Ne için?”
“Kaleyi yakacağız.”
Gao Qi dondu: “Ne zaman? Şimdi mi?”
Qin Jiu: “İşaretimi bekle.”
Gao Qi ona baktı. Daha sonra gıcırdayan dişlerinin arasından şöyle dedi: “Sen söyledin. Ayakta kalmalı ve bana bir işaret vermelisin!”
Qin Jiu şunları söyledi: “Tamam, anladım. Gerisini sana bırakıyorum.”
Bir yöntem düşünmüştü. Biraz riskliydi ve biraz çılgıncaydı.
Eğer You Huo bilseydi…
Dük’ü koltuğuna oturttu ve etrafına mumlar yerleştirmeye başladı.
Eğer You Huo bilseydi……..
Kendini memnun hissedebilecek miydi? Yoksa ona yumruk mu atacaktı?
Geçmişte olsaydı mutlaka eskisi olurdu. Ama şimdi… Birdenbire sonuç konusunda kararsız kaldı.
Neden böyle hissettiğini bilmiyordu. Ama You Huo’yu düşündüğünde yüzüne bir gülümseme yayıldı. Qin Jiu, her ne olursa olsun şimdilik ona haber vermemenin daha iyi olduğunu düşündü.
Mumları yaktı ve koltukta bağlanmış adama döndü. Cebinden uzun zamandır unuttuğu bir kart çıkardı.
Pencereden belli bir yöne baktı. Daha sonra arkasına döndü ve mum halkasına adım attı.
Yorum