Çevirmen: FBI open the door!
8.BÖLÜM
Asakura-san’la olan o olaydan sonra Kurosawa-san benden garip bir şekilde uzaklaştı. Öğle yemeğine geldiğinde bile kaçamak bir tavır takınıyor gibiydi. Yemek pişirmedi ya da benimle birlikte yemeğe kalmadı, sadece bir bento getirdi ve hemen ardından gitti. Her zamanki gibi gözlerimin içine bakmaktan veya önemsiz şeyler hakkında konuşmaktan kaçındı. Ayrıca artık pek gülümsemediğini, yüzünde her zaman kasvetli bir ifade olduğunu fark ettim. Bu konuda onunla yüzleşmeye çalıştığımda, meşgul ya da yorgun olduğunu söyleyerek omuz silkti.
Eğer bana söylemek istemiyorsa, bu konuda yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Zihnini okuyup anormal davranışlarının ardındaki gizemi de öğrenemeyecektim. Ama itiraf etmeliyim ki bu durum beni oldukça üzdü. Öğle yemeğindeki konuşmalarımızı ve onun aptalca neşeli gülümsemesini özlemiştim. Acaba onun varlığına çok fazla alıştığım için, bu durum yokluğunu daha da acı verici hale getirmiş olabilir miydi? Önceden yalnız olmak doğaldı ve rahat hissettiriyordu, peki neden şimdi kendimi bu kadar huzursuz hissediyordum, sanki bir şeyler ters gidiyormuş gibi?
Olaylar bir hafta boyunca bu şekilde devam etti, ta ki bir Perşembe gecesi saçma bir şey olana kadar. Şimdi düşündüğümde bile, bunu hala kafa karıştırıcı buluyorum.
Duştan yeni çıkmıştım ve yatağa uzanıp bir süre kitap okuyacaktım ki kapıdan gelen sesleri duydum. Kedi de ben de girişe doğru baktık, sanki uzaylıların aniden ortaya çıkmasını bekliyormuşuz gibi.
İlk başta, bir komşunun kapımın önünden geçerken kapıma bir şeyle vurmuş olabileceğini düşündüm ama ses sürekli devam edince gidip kontrol etmeye karar verdim.
Gözetleme deliğinden baktım ama net göremiyordum. Kapının önünde biri var gibiydi, kilidi açmak için bir anahtar kullanmaya çalışıyordu. Koridordaki küçük ışık kişinin yüzüne titrek bir gölge düşürdü ve sonra büyük bir şaşkınlıkla yan profilden Kurosawa-san’ın yüzünü gördüm.
Kafam karışmıştı, kapıyı araladım ve tam neler olduğunu soracaktım ki kapı itilerek açıldı ve Kurosawa-san sanki buranın sahibiymiş gibi daireme girdi. Hızla yanımdan geçerken burnuma güçlü bir alkol ve sigara kokusu geldi. Görünüşe göre dışarıda içki içmiş ve biraz fazla kaçırmıştı, bu da onun benim evimi ya da kendi evini karıştırmasına neden olmuştu.
Bir elinde bir anahtar tutuyor, diğer eliyle de dağınık saçlarını tarıyordu. Kravatı yamuktu ve gömleğinin iki düğmesi açılmıştı, bu da teninin büyük bir kısmını ortaya çıkarıyordu.
Kurosawa-san’ın sarhoş bakışları dairenin etrafında birkaç kez döndükten sonra nihayet bana takıldı.
“Ah, Masato-sensei. O neden burada?”
“Ne? Burası benim evim, seni aptal. Tabii ki burada olacağım.”
“Neden onu sürekli karşımda görüyorum? Bu gerçekten çok kötü. Onu rüyamda da görüyorum ve o kadar çok düşünüyorum ki gözlerimi her kapattığımda ve şimdi açıkken bile onun yüzünü görüyorum.”
Ne?! Bu aptal şimdi ne saçmalıyor böyle? O kadar çok içtiği için beyni lapa gibi oldu ve doğru düşünemiyor mu? Yoksa aşırı çalışmaktan aptallaştı mı?
“Gerçekten, erkeklerden hoşlandığımı biliyorum ama ona o kadar aşığım ki bu beni korkutmaya başladı.”
“Şey, bu ikimiz için de geçerli. Şu anda beni gerçekten korkutuyorsun. Kurosawa-san, lütfen kendine gel ve evine git.”
“Hayır! Benimle gelmezsen gitmem.”
“Neden seninle gelecekmişim? Burası benim evim!”
“Benimle gelmelisin.” Kurosawa-san saçmalamaya devam etti. “Sana göstermek istediğim o kadar çok şey var ki. Sürekli bu evde kapalı kalmak hiç iyi değil.”
Ah, demek şimdi buranın onun değil benim evim olduğunu anladı. Güzel, sonunda bir yerlere varıyoruz. Belki yakında gitmesini sağlayabilirim.
Yine de bu şekilde düşünmek için gerçekten çok saftım.
Dünya çok güzel bir yer, Masato-sensei. Dünyayı daha çok görmelisin.” Kurosawa-san yüzünde orantısız bir sırıtışla böyle söyledi. Kabul etmeliyim ki oldukça komik görünüyordu.
“Şu anda dünyayı yeterince görüyorum ve kalmak zorundayım. Bu durumdan da pek hoşlanmıyorum. O yüzden lütfen gider misin ve o dünyayı da yanında götürür müsün?” Çaresizlik içinde sordum. Ne demek istediğimi anlasın diye onu hızla dışarı atabilmek için vücudunu kapıya doğru itmeye başladım.
Ancak, bir sarhoşun sahip olduğu inatçılık seviyesini hafife almışım gibi görünüyordu. Kurosawa-san benimle işbirliği yapmak yerine kendini duvara dayadı ve boğulmak üzere olan çaresiz bir kertenkele gibi bana yapıştı. Onu benden uzaklaştırmaya çalıştıkça daha da sıkı tutunmaya başladı. Sonunda pes etmek zorunda kaldım ve onu üzerimden atmaktan vazgeçtim. Bu adam sarhoşken bile gerçekten çok güçlüydü.
“Masato-sensei, benden hoşlanıyor musun?” Kurosawa-san beklenmedik bir şekilde sordu ve bende ani bir şaşkınlık yarattı. Kalbim hızla çarptı ve neredeyse kafasına bir şaplak atacaktım. Kim böyle bir soruyu doğrudan sorar ki?!
“Ne saçmalıyorsun sen?! Tabii ki senden hoşlanmıyorum!” Yanaklarımın kızardığını hissederek bağırdım.
“Tsk, çok acımasızsın. Sen çok kötüsün, Masato-sensei.” Suratını astı ve mızmızlandı.
“Evet evet, ben kötü ve berbat biriyim. Neden başka bir yere gitmiyorsun?” Onu sertçe iterek tersledim.
Sarhoş insanlara karşı hiç sabrım olmadı. Her zaman saçma sapan konuşurlar ve ertesi gün hiçbir şey hatırlamazlar. Tıpkı bu adam gibi. Günlerdir garip davranıyor, bana sorunun ne olduğunu söylemiyor ve şimdi buraya gelip alkol yüzünden mi böyle davranıyor? Sanki onu umursayacakmışım gibi!
Yine de onu itmem dikkatini çekmiş gibi görünüyordu, çünkü bir süre sonra mücadele etmeyi bıraktı ve sabit bir şekilde bana baktı. Bakışları bulanık ve odaksızdı ama gözlerinin içinde tuhaf bir parıltı vardı. Sanki beni tarıyor ve ruhumun derinliklerini görüyormuş gibi yoğun bir his vardı. Ondan uzaklaşırken bir ürpertiyi bastırmaya çalıştım. Ancak bu onu harekete geçirdi.
Bana ulaşması sadece bir adım sürdü, kolları iki aç yılan gibi bedenimi sarmıştı. Bir süre sonra başını eğdi ve yüzü gittikçe yaklaştı, ta ki tek görebildiğim gözleri olana kadar. Sonra dudakları dudaklarıma değdi ve beni öpmeye başladı. Bu ne nazik bir dokunuş ne de bu kadar sarhoş birinden beklenebilecek garip bir hareketti. Hayır, dudakları beni için için yanan bir tutkuyla öpüyor, dili avını kovalayan aç bir tazı gibi benimkini kovalıyordu. Her dokunuşunda duygularının aciliyetini ve yükselen sıcaklığını hissedebiliyordum. Beni tutuşu giderek daha dayanılmaz hale geliyordu ve oksijensizlikten bayılacak gibi oluyordum.
Belki de şokun etkisiyle zihnim bulanıklaştığı içindir, ama zihnimin içinde dolaşan bazı fısıltılar duyduğumu sandım. Yumuşak, tereyağı gibi yumuşak, kafamın içinde umutsuzca o bariyeri aşmaya çalışıyorlardı. İlk defa tek tük kelimeler bile duyabiliyordum ama bozuk bir radyo gibi aynı parazit sesiyle kesiliyorlardı.
Masa… Keita … ben … Masato… sen… lütfen… bana bak… Keita…
Doğru düzgün tek bir cümle bile duyamadım ve kelimeler kısa sürede kayboldu.
Tam elinden kurtulmak için daha fazla mücadele etmek üzereyken Kurosawa-san aniden hareketlerini durdurdu. Bir saniye sonra vücudunun ağır bir şekilde üzerime bastırarak yere düştüğünü hissettim. Görünüşe göre alkolün etkisiyle bilincini kaybetmiş ve beni de kendisiyle birlikte sürükleyerek yere düşüyordu.
“Kurosawa-san, eğer bu gece bana yaptığın her şeyi unutmaya cüret edersen, yemin ederim kafatasını kırar ve yapacağım son şey olsa bile sana her şeyi hatırlatırım.”
Öfkeyle ağzımdan köpükler çıkararak söyledim. Önce taciz edildim, sonra zorla öpüldüm ve şimdi de bilinçsiz bir et yığını tarafından yere düşürüldüm. Bu kesinlikle benim için unutulmaz bir gece oldu.
Beklendiği gibi, ertesi sabah Kurosawa-san tek bir şey bile hatırlayamadı. Ve daha önce soğuk savaş halinde olduğumuz gerçeği, içinde bulunduğumuz durumu daha da utanç verici bir hale getirdi.
“Şey, Masato-sensei, ben neden buradayım?” Kendisini kanepemde yatarken görünce şaşkınlıkla sordu.
“Ne garip, ben de sana aynı şeyi soracaktım.” Elimde bir fincan kahve, karşısındaki duvara yaslanarak karşılık verdim.
“Bir ihtimal… buraya… kendim gelmiş olabilir miyim?” Çekinerek sordu.
“Yoksa ne olmuş olabilir? Dün gece sen zil zurna sarhoşken şehir merkezine gelip seni kaçırdığımı mı sanıyorsun?” Bu tuhaf insana büyük ve tercihen ölümcül bir şeyle vurmak için güçlü bir dürtü hissederek tersledim.
“Hayır, şey evet haklısın, haha.” Gülmeye cesaret etti ve garip bir şekilde başını kaşıdı. “Buraya tek başıma gelmiş olmalıyım. Dün gece yazı işleri departmanından herkesle içki içtik ve ben de biraz abartmış olmalıyım. Böyle içeri dalıp sana sorun çıkardığım için özür dilerim. Umarım çok utanç verici bir şey yapmamışımdır, değil mi?”
Onun umut dolu bakışları göğsümdeki kötülük ateşini daha da alevlendirdi. Yaptığı her şeyi ona acımasızca anlatmak ve masum yüz ifadesinin nasıl değiştiğini görmek istedim. Benim önümde kendini ne kadar utandırdığını fark ettiğinde gözlerindeki ışıltının solduğunu görmek istiyordum. Özellikle de günlerce benden bu şekilde kaçtıktan sonra.
“Ah…” Dudaklarımda sinsi bir gülümseme hissederek başladım. “Bu yaptıklarından hangisiyle başlamamı istediğine bağlı. Belki de sarhoşken itiraf etmenle başlamalıyım? Ya da daha iyisi bilincini kaybetmeden hemen önce bana verdiğin ezik öpücükle?”
Söylediklerimin etkisi tam da beklediğim gibi oldu. Sözlerim ağzımdan çıktığı anda Kurosawa-san’ın yüz ifadesi aniden değişti. Suratı kireç gibi bembeyaz oldu, dudakları titredi ve gözleri ölmek üzere olan bir balığınki gibi bana dikildi. Kendimi tatmin olmuş hissettim ve bunu dün gece çektiğim sıkıntının bedeli olarak gördüm. Bu nedenle, merhametli olmaya ve hayatını bağışlamaya karar verdim.
“Çok fazla endişelenme.” Elimi yavaşça sallayarak söyledim. “Sarhoş bir adamın söylediklerini ya da yaptıklarını ciddiye almam.”
Kurosawa-san daha sonra bir sürü özür ve bunun bir daha asla olmayacağına dair güvence dışında fazla bir şey söylemeden ayrıldı.
Yavaş yavaş kapıdan çıkışını izlerken, birden dün gece paylaştığımız ateşli öpücüğü hatırladım. Daha önce bu öpücüğe ezik dediğimde kaba davranmış olabilirim, çünkü gerçekten çok tahrik edici bir öpücüktü. Ama Kurosawa-san’ın bu konuda tuhaf düşüncelere kapılması ihtimaline karşı bunu ona itiraf etmeyecektim. Ayrıca, mırıldanmaları ve açıklamaları sarhoşluğunun sonucu olmalı. Benden hoşlandığı gerçekten doğru değildi, değil mi? Ondan böyle bir şey hiç duymadım ve o da bunu açıkça söylemedi, bu nedenle kesinlikle doğru olamaz.
Bu kafa karıştırıcı düşüncelerle günün geri kalanında kendimi meşgul ettim ve tatmin edici bir sonuca ulaşamadım. Bu nedenle, sadece düşünmeyi bırakmaya ve unutmaya karar verdim. Kurosawa-san son zamanlardaki kaçınmacı tavrıyla bunu çoktan geride bırakmış olmalıydı.
Bu noktaya ulaştığımda kendimi kederli hissetmeye başladım. Şimdi ne olacak? Benden kaçmaya devam edecek mi? Ne de olsa tüm bunları benim için yapması gerekmiyordu. O benim editörüm ve belki arkadaş olmaya daha da yaklaştık ama bu yine de başka türlü bir ilişkimiz olduğu anlamına gelmiyordu. Belki de basit bir yazar-editör ilişkisine geri dönmek en doğalıydı.
İçimdeki kasvet daha da artmadan, telefon aniden çaldı. Arayan Kota-san’dı. Ekranda onun adını görünce derin bir iç çektim. Bu kişi… kesinlikle arayacağı zamanı iyi biliyor.
“Keita-chan~~~! Umarım evdesindir çünkü sana doğru geliyorum.” Telefondan Kota-san’ın gür sesi geldi.
“Evde olduğumdan emin olmak istiyorsan, yola çıkmadan önce aramalıydın.”
“Ah, yani bu evde olmadığın anlamına mı geliyor?”
“Hayır evdeyim, gelebilirsin.” Monoton bir sesle söyledim.
“Peki, beş dakikaya oradayım. Konuşmaya hazır ol.”
“Ha? Ne hakkında konuşacağız?”
“Sana neler olduğu hakkında. Sesinden mutsuz olduğun hissine kapılıyorum.”
Ben cevap veremeden Kota-san telefonu kapatmıştı bile. Yani sadece bu konuşmadan bile bende bir sorun olduğunu anlamış mıydı? Bu kadar keskin hisler… Bazen onun da benim gibi özel yeteneklere sahip olup olmadığını merak ediyordum.
Kota-san dediği gibi beş dakika içinde geldi ve kanepeye oturur oturmaz ‘sorgulamaya’ başladı.
O gün Kota-san’a, müdür Asakura-san ile yaptığım toplantı ve dün geceki sarhoş fiyaskosu da dahil olmak üzere olan biten her şeyi anlattım. Belki moralim bozuk olduğu için, belki de özlediğim bir şeyin özlemini duymaya başladığım için. Her iki durumda da, tüm kafa karıştırıcı düşüncelerimi dökmek istedim, içimi dökerek bir şekilde olayları daha iyi anlamlandırabileceğimi umuyordum.
Söyleyeceklerimi dinledikten sonra Kota-san birkaç dakika sessiz kaldı. Sonsuzluk gibi gelen bu süreden sonra nihayet konuştu.
“En azından ona akşamdan kalma çorbası ısmarlamalıydın. Öylece gitmesine izin vermek… Çok kalpsizsin, Keita-chan.” Kota-san, gözlerinde alaycı bir parıltıyla bana baktı.
“Ne diyorsun sen?!” Kızgın bir kedi gibi kabardım. “Bu davranışından sonra ona yemek vereceğimi mi sanıyorsun? Bu beni ısırdığı için bir köpeği ödüllendirmek gibi bir şey olur. Böyle mantıksız bir şey yapmamın imkanı yok.” Sinirle ofladım.
“Böyle söylüyorsun ama gerçekten hiç mi sevmedin merak ediyorum. Azıcık da olsa hoşuna gitmedi mi?”
“Gitmedi! Birazcık bile hoşuma gitmedi!”
“Bunun doğru olduğunu sanmıyorum.” Kota-san yavaşça başını salladı. Yoksa, neden böyle çelişkili hissedesin ki?
Kısa bir duraksamadan sonra nötr bir ses tonuyla devam etti.
“Ondan hoşlanıyorsun, değil mi? Kurosawa-kun’dan yani. Sadece bir editör ya da arkadaş olarak değil, daha çok bir partner gibi.”
Sustuktan bir saniye sonra sorusu kulaklarımda çınladı. Kota-san’ın söyledikleri gerçekten doğru muydu? Kurosawa-san’dan gerçekten bu şekilde hoşlanıyor olabilir miydim? Öpücüğü iğrenç bulmadığım doğruydu ve çok dürüst olmam gerekirse, pek de hoşlanmadığımı söyleyebilirdim. Ama bu olaydan duygular hakkında düşünmeye geçmek çok büyük bir sıçrama değil miydi? Ama eğer ona karşı gerçekten romantik duygular besliyorsam, bu ne zaman başlamıştı? Ve nasıl oldu da bunu daha önce fark etmedim?
“Ben ondan… gerçekten hoşlanıyor muyum?” Yere boş boş bakarak sorguladım.
“Bunu benim söylememe gerek yok. Cevap kalbinin içinde. Önce şu karmakarışık düşüncelerini çöz, sonra her şeyi anlayabileceksin.”
“Ah, bunu düşüneceğim. Neredeyse bir makine gibi cevap verdim.
“Güzel. Ayrıca, bir şey daha var. Bunca incinmekten korktuğun için kendini insan ilişkilerinden uzak tuttuğunu biliyorum, ama sence de bir değişiklik yapmanın zamanı gelmedi mi? Sonuçta, sadece birkaç tanesi çürük diye bir sepet dolusu elmadan vazgeçmek… çok savurgan bir davranış değil mi? Kötü olanları atıp iyi olanları kendine saklamak daha iyi değil mi? Nihayetinde hayat sadece mutlu anlardan ibaret değildir. Zaman zaman bazı kötü şeyler mutlaka olacaktır. Ancak iyiye mi yoksa kötüye mi odaklanacağımız bizim seçimimizdir. Geçmişteki bir aksilikten dolayı acı çekmeye kendini fazla kaptırırsan, daha parlak bir geleceğe doğru adım atma şansını kaybedebilirsin.”
Sonra başımın üstünde sıcak bir el hissettim ve kafamın içinde daha da sıcak bir ses yankılandı.
Sadece kendine inanmalısın Keita. Her şey yoluna girecek. Eğer düzelmezse de… bunu sadece o zaman düşünelim.
Dürüst olmak gerekirse, Kota-san gerçekten harikaydı, kafa karışıklığımın azalması ve çelişkili hislerim için her zaman tam olarak ne söyleyeceğini biliyordu.
“Teşekkür ederim, Subaru-san.”
“Oooh, bu da ne? Bir üst modele mi geçirildim?” Kota-san elini geri çekerek haykırdı.
“Sadece değişiklik yapma zamanı geldi diye düşündüm.” Gülümseyerek söyledim.
Gerçekten de uzun zamandır gecikmiş olan bir değişimin zamanı gelmişti. Ancak bu değişime doğru o adımı gerçekten atabilecek miyim? Şu anki benliğimden kurtulup yeni ve daha iyi bir versiyonuma yaklaşabilecek miyim?
Yorum