Çeviren: Ari
Gülecek gibiydi ama Tu Yan’ın küçük gururuna daha fazla zorbalık yapmaya devam edemedi. Tu Yan’a kıyafetlerini çalmasının nedenini de sormadı, sadece “Tu Bao, beni içeri al olur mu?” dedi.
Tu Yan kasvetli bir şekilde “Hayır.” diye cevapladı.
Dışarıdan bakılınca sanki burası kendisinin eviymiş ve izinsiz içeri girmeye çalışan o kişiymiş gibi görünüyordu.
Uzun bir süre sonra yavaşça ayağa kalktı, maskesini taktı ve şapkasını aşağı çekti. Kapıyı hızla açıp adamın yanından sıyrıldı ve dışarı çıktı. Adam onu birkaç adım kovaladı ama yetişemedi.
Tu Yan dönüp ona bakmak istedi. Yüzünü bir aydan fazladır görmemişti. Yavaşladı, geri dönmek üzereydi ama bir zil sesi duyularak Tu Yan’ın uyanmak istemediği rüyayı böldü.
Onu yataktan çıkarmak için arayan menajeriydi. Tu Yan gözlerini hüzünle açmadan önce zil sesi yarım dakika kadar çalmaya devam etti.
Rüyalarında yüzünü hiç göremiyordu.
“Xiao Yan, 11’de bir röportajın var. Makyöz ve ben evine geliyoruz. Kahvaltıda ne istersin, sana biraz getireyim.”
Tu Yan sersemliği üstünden atana kadar uyukladı, menajerin sorusuna uzun bir süre sonra tepki gösterebildi. “Fark etmez.” Derken başı yavaşça dönüyordu.
Boşandıktan sonra karmaşık bir hayat yaşıyordu ve üç öğün yemeğini de özensiz bir şekilde idare ediyordu. Düzgün bir kahvaltı yapmayalı uzun zaman olmuştu.
“Tavada kızarmış çöreğe ne dersin?” Menajer, Tu Yan’ın ne yemeyi sevdiğini hatırlamıyordu, bu yüzden rastgele birini seçti.
Tu Yan, “Olur.” dedi ve telefonu kapattı.
Yorganı tekmeleyen Tu Yan aşağı baktı, o kişinin örgü hırkası vücuduna sıkıca sarılmış, gömleği katlanmış ve yastığın altına yerleştirilmişti. Tu Yan her gece, yalnızca neredeyse hiç hissedilmeyen o hafif odunsu kokuyu tedavisi olmayan ciddi bir hastalığın ilacıymış gibi koklayarak uyuyabilirdi.
Makyöz, makyajını saat 9’da bitirdikten ve aletlerini topladıktan sonra gözünün ucuyla Tu Yan’ın yüzünü inceledi. Tu Yan, “Sorun ne?” diye sordu.
Makyöz beceriksizce el salladı, “Hiçbir şey, sadece genç efendi Tu’nun biraz değiştiğini hissediyorum, ama neyin değiştiğini bilmiyorum.”
Tu Yan’ın ifadesi kayıtsızdı, “Yarım yıldır görüşmedik, bu normal değil mi?”
Makyöz defalarca başını salladı, ama kalbinden inkar etti: Sadece bu değil. Genç efendi Tu gibi soğukkanlı ve umursamaz bir insan, yılların tecrübesine göre nasıl bu kadar değişebilir? Son altı aydır aşkla beslenmiş ya da duygusal olarak hasar görmüş olmalı, ikisinden biri kesinlikle olmalı!
Saat 11’deki özel röportajın ardından Tu Yan, arabayla marka tanıtım etkinliğinin çekim alanına gitti. Bu kadar ilgi göreceğini hiç düşünmemişti. Sonuçta yarım yıl boyunca ortadan kaybolmuştu. Özel araç, trafik ışıklarını geçer geçmez, yaklaşık mekandan yüz metre uzaktayken, kalabalığın uğultusu pencerelerden duyulabiliyordu. Organizatörler özellikle ana yolu açmak ve sürücüyü yan kapılardan yeraltı otoparkına yönlendirmek için gelmişlerdi, ardından Tu Yan’ı personel geçiş yolundan salona yönlendirdiler.
Açılışa daha yarım saat vardı. Personel çeşitli konularla aceleyle ilgileniyordu. Bazıları çok fazla insan olduğunu, yangın çıkışlarının kapatıldığını ve mekanı değiştirmeleri gerektiğini söylüyordu. Bazıları da genç bir hayranın düşüp bir muhabirin kamerasına çarptığını ve iki grup insanın tartışmaya başladığını anlatıyordu. Ayrıca marka organizatörleri denemesi için Tu Yan’a birkaç set kolye göndermişlerdi. Kısacası her şey kaos içindeydi.
Tu Yan sinirini bastırmaya çalışırken şakaklarını ovuşturdu ama başaramadı.
Telefonu kanepenin kol dayanağına yerleştirilmişti. Bir an tereddüt etti. Ani bir karar verdi ve telefonunu alıp ekrana iki kez tıkladıktan sonra kulağına götürdü.
Açılmadan hemen önce iki kez bipledi.
Karşı taraftan tanıdık bir ses geldi, “Tu Bao, sorun ne?”
Etrafındaki her şey sessizleşmiş gibiydi. O kadar sessizdi ki, Tu Yan kendi kalp atışlarının sesini duyabiliyordu, her seferinde gittikçe yavaşlıyordu. Şimdi bu kişi onun tek ilacı mıydı?
“…Yanlış numarayı aradım.” Tu Yan’ın oyunculuğu zayıftı ve kelimelerini kaybetmiş durumdaydı.
Hattın diğer ucundaki kişi rahatsız olmamıştı, nazik bir sesle, “Gerçekten mi?” diye sordu.
Tu Yan, “Evet.” dedi ama telefonu kapatmadı. Bir süre sonra tekrar konuştu, “Gu Chenbai, bugün benim geri dönüş günüm, bir markanın lansmanına katılmam gerekiyor.”
“Beni gergin hissettiğin için mi aradın?”
Tu Yan’ın ifadesi soğudu, kesin bir dille, “Gergin olacak ne var? Sahneye ilk çıkışım değil, daha sonra telefonundan haberlere baktığında şaşırmaman için önceden söylüyorum. Ne de olsa çok popülerim, hatta mekan neredeyse tıklım tıklım dolu.”
Gu Chenbai derin bir sesle güldü, “Çoktan şaşırdım, gerçekten çok fazla insan var.”
Tu Yan ancak uzun bir süre sonra tepki verdi. “Ne, ne demek istiyorsun?”
Gu Chenbai muhtemelen arabadan yeni inmişti ve yer altı otoparkının çıkışındaydı, etraftaki sesler giderek yükseliyordu, “Geri dönüşünün ilk seferinde nasıl senin yanında olmam?”
“Sen–“
O daha konuşamadan Gu Chenbai çoktan etkinlik alanına girmişti. Tu Yan elini hareket ettirmeye bile cesaret edemedi, ahize sıkıca kulağına yapışmıştı. Kalbi, nefeslerini dinleyerek ve adımlarının hızını hayal ederek Gu Chebai’de asılı kaldı. Tu Yan düşündü: Dikkatli ol, yavaş yürü.
Neredeyse ağzından kaçıracaktı ama yine de kendini tuttu.
Gu Chenbai’nin yürüme hızı yavaş değildi. Uzun yıllardır sakat olmasına rağmen zinde kalmak için gayretliydi, kasları çok iyi gelişmişti ama Tu Yan hâlâ korkuyordu. Gu Chebai ne zaman bir kalabalığa yakın olsa Tu Yan, Gu Chenbai’nin kendisinden daha çok korkardı.
“Hey, özür dilerim, özür dilerim, iyi misiniz?”
Aniden gürültülü hattın diğer ucundan bir yabancının sesini duydu. Gu Chenbai bir şey söylemeden önce Tu Yan hızla ayağa kalkıp telefona bağırdı, “Birisi mi çarptı? Aptal, oturacak bir köşe bulamıyor musun?”
“Tu Bao, merak etme, kimseye çarpmadım.” Gu Chenbai onu hemen teselli etmeden önce bir an duraksadı.
“Neden bu kadar şefkatlisin?”
Tu Yan kendini kontrol edemediği için pişman oldu. Sakinleştikten sonra alışkanlıkla keskin dişlerini gösterdi, “Geri dönüşümün senin yüzünden mahvolmasından ve bir kazaya neden olmandan korkuyorum.”
Gu Chenbai bir yer buldu, bastonunu tuttu ve oturdu. Tu Yan’ı çok iyi tanıyordu ve ağzından çıkanların kalbindekilerle eşleşmediğini biliyordu. Duymuyormuş gibi yaparak, “Güneydoğu köşesinde bir yer buldum, ama muhtemelen beni göremeyeceksin.” dedi.
“Kim seni görmek istiyor?” Tu Yan soğuk bir şekilde söyledi.
“Ama ben seni görmek istiyorum, seni özlüyorum.”
Tu Yan sessizleşti, yüzü ısınmıştı. Daha sonra birkaç gün önce Gu Chenbai’nin evinden yenilgiyle kaçma sahnesini düşündü ve yüzü daha da ısındı.
Tam o sırada menajer kapıyı çaldı, “Xiao Yan, başlama zamanı.”
Tu Yan başını salladı. Telefonu kapatacakken karşı taraftan bir kadın sesi duydu.
“Yakışıklı adam, sen de mi Tu Tu’nun hayranısın?”
“Yanımda hâlâ bazı pankartlar ve lightstickler var, onları sana bedavaya vereceğim!”
“Seni WeChat’ten ekleyebilir miyim? Hayran grubu sohbetine alacağım!”
“……”
Tu Yan’ın yüzü anında soğudu ve gözlerindeki bakış kasvetli hâle geldi. Telefonu kapatıp olduğu yerde donakalmış bir iblis gibi durdu ve son rötuşları yapmak için gelen makyözü ürküttü.
O akşam o kadın hayran arkadaşlarıyla sohbet etti:
【Tanrım! Bugün etkinlik alanında o kadar çok insan vardı ki! Erkek tanrı hâlâ çok popüler!】
【Nasıldı? Tu Yan’da nasıl değişiklikler vardı?】
【Daha da yakışıklı!!! Onun yakışıklılığı gökyüzünü havaya uçurabilir!!!】
【Ühühühü ben de etkinliğe gitmek istiyorum!】
【Size söyleyeceğim bir şey var, sanırım……. bugün erkek tanrı bana birkaç kez baktı, gerçekten rüya görmüyordum, gerçekten, birkaç kez göz göze geldik. Etrafımdaki herkesin dönüp bana bakmasını sağladı, kıpırdamaya ve kameranın deklanşörüne basmaya bile cesaret edemedim. Sadece o…】
【Sadece ne?】
【Sadece gözleri çok vahşiydi, beni öldürmek istiyormuş gibi hissettim.】
Yorum