Kiss Me If You Can [Novel] Kitap 2, Bölüm 39: Muayene

BÖLÜM 39: MUAYENE
O ana kadar Josh’un içinde tarif edilemez bir endişe vardı. Solgun tenini son gördüğündeki hali gözlerinin önünden gitmemişti. Dizleri güçsüz şekilde bükülmüştü ve zorlukla nefes alırken omuzları titriyordu.
Uzunca bir süre gözlerini açmadan bir ölü gibi uyumuştu.
Aynı şeyin tekrar yaşanıp yaşanmayacağı belli değildi.
Bunu düşünürken karavanın kapısı açıldı ve Chase dışarı çıktı. Josh bakakaldı.
Her zamankinden farklı olarak, Chase’in oldukça özensiz bir hali vardı, birkaç düğmesi açık gömleğinin üzerine ceket giymişti. Her zaman düzgünce taranan saçları bile gelişigüzel salınmıştı.
Bugün gerçekten dış görünüşünü hiç umursamamış gibiydi. Yine de kimse gözlerini ondan alamıyordu. Josh ‘Bu adam çuval bile giyse herkes tarafından övülürdü.’ diye düşündü. Ayrıca, rahat kıyafetinden dolayı bugün daha genç görünüyordu.
Çatık kaşlar ve yorgun yüz ifadesi dışında, mükemmeldi.
Laura yandan fısıldadı, “İlaçlarını içmeyi bıraktığı için zar zor uyuyabildi. Yeni bir ilaç yazdırdığında kendini daha iyi hissedecek.”
Chase saçlarını karıştırarak nefes verdi. Bu hareketiyle Josh’un kalbini ele geçirdi ve sarstı.
Hafifçe kırpılan uzun, kıvrımlı kirpikleri yanaklarına gölge düşürdü.
Düz burun kemerinin altındaki, belli belirsiz aralanan dudakları solgundu ama bu içindeki kırmızı eti daha da belirginleştirmişti.
Josh kendinden geçmiş bir şekilde ona bakarken, Chase birden başını çevirdi ve göz göze geldiler. Sadece bir iki saniyeydi ama Josh gözlerini ondan alamamıştı.
Kocaman açılmış gözlerle ona baktı. Çok geçmeden Chase’in gözleri kısıldı. Sanki bir şey söyleyecekmiş gibi ağzını açtı ama sonrasında geri kapadı. Ardından Josh’u görmezden gelerek arabaya bindi.
Gördüğü manzara karşısında geç de olsa kendine gelen Josh aceleyle şoför kapısını açtı. Chase aynı araçta olduklarını fark ettiğinde duraksadı ama hemen sonrasında tek kelime etmeden başını çevirdi.
Arkadan Mark’ın sesi geliyordu. “Pekala, herkes arabaya binsin. Gitmemiz gerekiyor.”
Josh şoför koltuğuna oturdu ve dikiz aynasından ona baktı. Chase’le yeniden göz göze geldiler. Josh utandı ve farkında değilmiş gibi davranarak çabucak gözlerini çevirdi.
Bu sırada Mark yolcu koltuğuna, Laura arka koltuğa oturmuştu. Isaac ve Henry de arkadaki araçtan onları takip ediyordu. Yol boyunca, Laura Chase’e işi ve programından bahsediyor gibiydi ama Chase’den pek bir yanıt alamadı. Chase tüm konuşma boyunca pencereden dışarı bakmıştı. Sonunda Laura da sustu.
Nihayet üç saatlik sessizliğin ardından gidecekleri yere, yani hastaneye varmışlardı.
*
*
“Hoş geldiniz, yolculuk nasıl geçti? Hepiniz kötü görünüyorsunuz.” Kliniğinde oturup onları bekleyen Steward, kalabalığa bakıp şakalaşıp güldü. Ancak kimse onunla birlikte gülmedi.
Kliniği bomboştu, oldukça geniş odadaki tek şey büyük bir masa ve üzerinde oturduğu sandalyeydi. Misafirler için sandalye bile yoktu.
Şaşıran Josh, ‘Burada mı muayene ediyor?’ diye düşündüğü sırada, Steward sandalyesinden kalktı. “Hadi o zaman muayene odasına gidelim. Diğerleri ortak alanda bekleyecek değil mi? Burada güvenlik konusunda bu kadar endişelenmenize gerek yok.”
Steward’ın dediği gibi -çeşitli laboratuvarların bir arada olduğu alanda, aralıklarla inşa edilmiş birkaç bina vardı- epey sıkı güvenlik önlemleri alınmış ve insansız sistemler kurulmuştu, bu da herhangi birinin içeri girmesini imkansız hale getiriyordu.
Aynı şey kliniğin bulunduğu bina için de geçerliydi, bu yüzden içeri girerken oldukça sıkı bir kimlik kontrolünden geçtiler.
Asistanına Chase dışındaki herkesi dinlenme odasına yönlendirmesi talimatı veren Steward, son olarak ekledi. “Rahatınıza bakın, çünkü burada herhangi bir sorun çıkması mümkün değil.”
Yine de görev görevdi, bu yüzden Mark dahil herkes binanın etrafına bakmaya karar verdi. Chase muayene edilirken muayene odasının kapısında bekleyecek kişi olarak Isaac seçildi. Steward başka bir şey söylemedi ve Chase’le birlikte danışma odasına gitti. Isaac de peşlerinden gitti.
“Vay be.” Alanları bölüşüp binayı dolaştıktan sonra herkes ortak salonda toplanınca ilk önce kanepede oturan Seth konuştu. “Düşündüğümden çok daha büyük. Diğer binalara bakmama gerek yok, değil mi?”
Mark kendine kahve doldururken başını salladı. “Güvenlik sisteminin tamamını kontrol ettim ve oldukça iyi. Ayrıca buradaki tüm binalara bakmak için bütün gece uyanık kalmak gerekir. Tabi ondan önce, C’nin tedavisi biter.”
Buna katılan Josh, onayladı “Kesinlikle.”
Artık geriye kalan tek şey sıkıcı bekleme süresine katlanmaktı. Kanepede rahatça oturan Henry kısa süre sonra sessizce horladı.
“Ne halt ediyor bu?” Mark ona saçmaladığını düşünüyormuş gibi baktı ve başını sağa sola salladı. Josh, her zamanki gibi cebinden şeker çıkarıp ağzına atmaya çalıştı ancak cepleri boştu. Bunu gören Seth, çabucak cebinden üç tane şeker çıkardı ve Josh’a uzattı.
Josh “Teşekkür ederim.” dedi ve bir tanesini ağzına atarken Mark konuştu. “Bugünlerde çok fazla şeker yeniyor. Deli gibi yiyen kim?”
O ana kadar uyuklayan Henry kendine geldi ve doğruldu. “Ah, çünkü çok lezzetliler.”
Josh şaşkınlıkla Henry’e baktı. ‘Çok fazla yiyen sadece ben değil miymişim?’ diye düşündü.
Seth, sanki sessiz bir soruya cevap veriyormuşçasına, cebinden bir avuç şeker çıkardı. Bunun üzerine Henry konuşmaya devam etti. “Isaac daha çok yiyor, ağzına hamster gibi bu kadar şeker dolduruyor!” İki eliyle yanaklarını şişiriyormuş gibi yapan Henry, kollarını kavuşturarak konuştu.”Hala günde üç paketten fazla yemiyorum.”
Seth şaşkınlıkla, “Bunlardan, bir pakette otuz tane olduğunu biliyorsun değil mi?” diye sorduğunda Henry sinirlendi ve masaya vurdu. “Gece gündüz o feromon kokusunu alırken yemeden nasıl dayanacağım? Üstelik çok lezzetliler!”
İtirazı karşısında herkesin dili tutulmuştu. Sonunda Mark iç çekerek bir öneride bulundu. “Herkes kişi başı on dolar daha ödeyecek.”
Kimse itiraz etmedi. Bu arada, Seth şekerlerin indirimli olarak satıldığı bir site buldu ve Mark’a gösterdi. Sessizce ekrana bakarlarken, odaya giren bir çalışan masanın üzerine yığılmış şekerleri görünce konuştu. “Ah, sanırım atıştırmalıklarınız bitti. Kusura bakmayın, daha önce doldurmalıydım.”
Sorun olmadığını söylemeye vakit bulamadan ortadan kayboldu, çok geçmeden bir kucak dolusu çikolatayla geri döndü. Bunu gören Henry’nin gözleri kocaman açıldı. “Bunlar aşırı pahalı. Bir paketi 2 dolar 99 cent. İnanabiliyor musunuz? Ve sadece tırnak kadar.”
Personel gülümsedi ve istedikleri kadar yemeleri için masadan ayrıldı. Mark paketlerden bir tanesini aldı, inceledi ve kaşlarını çattı. “Bu o kadar pahalı mı?”
Kağıdını soyup ağzına attı ve çiğnedikten sonra başını yana yatırdı. “Bir fark göremedim.”
Ardından Seth de bir çikolata alıp ağzına attıktan sonra bir tane de Josh’a uzattı. Josh başını sağa sola salladı ve reddetti. “Az önceki şeker hala erimedi.”
Her gün şeker yediği için tatlı şeylerden bıkmıştı. Şeker yemeyi bırakması mümkün değildi ama diğer tatlılar için aynı şeyi söylemezdi. Durumu fark eden Seth çikolatayı bıraktı ve şeker uzattı. “Yoksa bunu mu tercih edersin?”
Josh, sağduyulu davranışı için ona teşekkür etti ve masadaki şekerleri alıp cebine koydu. Bunu gören Henry cık cık’ladı ve masadan bir avuç dolusu çikolata aldı. “Senin yerine de yiyeceğim.”
Beraberinde, onun çikolataların kâğıtlarını soyup korkunç bir hızla ağzına tıkışını izlerken kimse hiçbir şey söylemedi.
***
Tak, tak, tak, tak.
Düzenli ayak sesleri birbirine karıştı. Isaac, Steward ve Chase’in arkasında yürürken, kalbinin bir köşesinin buz kestiğini hissetti. Binanın içi son derece sessizdi. Sanki içeride sadece üçü varmış gibiydi.
‘Başka hasta ya da doktor yok mu?’ Isaac tedirgin hissederek etrafa bakınırken, Steward bir kapının önünde durdu. “Öyleyse tedavi bitene kadar burada bekle.”
Gülümsedi, kapıyı açtı ve önce Chase içeri girdi. Isaac kapının önünde kalmaya zorlandı. Steward, Chase’in peşinden içeri girdi, arkasını döndü ve kapıyı kapatırken hiçbir sorun yokmuş gibi gülümsedi
Ve kapı kapandı.
“Tamam o zaman, başlayalım mı?” Steward, muayene odasının ortasında duran Chase ile konuştu. Chase arkasına doğru baktığında, Steward çabucak ileri doğru yürüdü. “Şu andan itibaren ne yapacağını biliyorsun, değil mi? Çünkü her zaman yaptığın bir şey.”
“…Biliyorum.” Kısaca cevap veren Chase tek kelime etmeden kolunu sıvamaya başladı. Steward ilerledi ve ecza dolabını açtı. Numune için gerekli malzemeleri çıkardıktan sonra arkasını dönüp kan almaya hazırlanırken sordu. “Grayson Bliss’in İngiltere’ye gittiğini söyledi.”
Chase bir an için kaşlarını çattı ama sonra sessizce kolunu uzattı. Sanki çenesini kapatıp işini yapmasını söylermiş gibiydi. Koluna turnike bağlayan Steward iğneyi koluna batırmak üzereyken tekrar konuştu.
“Sevgili küçük kardeşini korumak için hiçbir şey yapamadım çünkü kardeşler birbirine tecavüz ederse büyük bir sorun olurdu.” Ve sanki kendi kendine konuşuyormuş gibi ekledi. “Baskın Alfalar arasında Baskın Omega olarak doğduğu için acı çekmek zorunda kalması üzücü.”
Bunun üzerine Chase, Steward’a doğru uzattığı elini ve dişlerini sıktı. “Anlamsız şeyler söyleme, içten içe bunu istemiyor muydun? Sana göre o sadece bir denek. Bilmediğimi mi sanıyorsun? Birimiz ona tecavüz ederse, sevinçten ölmeyecek misin?”
Steward keskin sese doğru başını kaldırdığında, Chase’in korkunç gözleriyle karşılaştı. Bir süreliğine sessiz kaldıktan sonra gülümsedi ve tekrar aşağı baktı.
“Böyle düşünebilirsin.” Gözlerini kısıp iğneyi nereye batıracağını bulduktan sonra ve tekrar konuştu. “Gerçekten yardım etmek istiyorum. Sana ve Bliss’e.”
Kalın iğne ucunu koluna batırdı ve alnını buruşturan Chase’e fısıldadı. “Aklında bu düşüncelerle bana gelmenin nedeni, senin de başka seçeneğin olmaması.”
Chase hiçbir şey söylemeden dudağını ısırdı. İğne deriye batırıldıktan bir süre sonra kırmızı kan fışkırdı.
“Bitti.” Turnikeyi çözen Steward gülümsedi. İğnenin sokulduğu yere küçük bir yara bandı yapıştırdıktan sonra numuneleri ayırdı, işaretledi ve koltuğuna geri döndü.
“Chase kuşlardan nefret ediyorsun, değil mi?” Steward onun kaşlarını çatmış yüzüne gülümsedi. “Grayson söyledi. Köpeklerden ve kuşlardan nefret ediyormuşsun. Tüm hayvanlardan nefret mi ediyorsun?”
“…Cevap vermek zorunda mıyım?”
“Hayır, sadece merak ettim.” Steward enerjik bir şekilde gülümsedi ve hemen konuyu değiştirdi. “Peki ondan sonra hafızanı hiç kaybettin mi?”
Chase, ona verdiği ilacı ve suyu içerken başını hayır anlamında salladı.
Karşısına oturan Steward “Pekala.” dedi.
“Bu beni rahatlattı. Test sonuçların çıkana kadar sana geçici bir ilaç yazacağım. Bu ilacı ilk kez alacağın için bugün her zamankinden daha halsiz olacaksın. Dolayısıyla vücudun buna hemen uyum sağlamayabilir, alışman bir ya da iki gün sürer. Hafıza problemin olmayacak ama bilincini kaybedebilirsin, bu yüzden dikkatli ol.”
İmalı şekilde konuşmaya devam etti. “Geçen seferki gibi bir kaza daha olursa başın belaya girecek.”
Chase hiçbir şey söylemedi. Ama Steward teninin aşırı derecede solgun olduğunu gözden kaçırmadı.
“Hadi o zaman,” Steward gülümsedi ve konuştu. “Konsültasyona başlayalım mı artık?”
———————————————–
Ç.N.: Konsültasyon, sözlük anlamı fikir alışverişinde bulunma, danışma ve istişaredir. Bir doktorun teşhis etmekte zorlandığı hastalıklar için uzman hekimlerden yardım almasına denir. Konsültasyonda hastanın raporları ve hastalığın semptomları incelenir.
———————————————–
*
*
Tıkırt.
Kapının açılma sesiyle Isaac arkasına baktı.
Önce Chase çıktı, ardından kapıyı arkasından kapatan Steward geldi. İlk bakışta, odada önceki kliniğe göre çok daha mobilya vardı. Tabii ki kapı, içeriyi daha doğru düzgün göremeden kapandı.
Yorum