Kiss Me If You Can [Novel] Kitap 1, Bölüm 7: Hayaller

BÖLÜM 7: HAYALLER
“…!”
“Josh!”
“Jo-“
Josh ses çıkaramadan yere düşerken Mark ve Isaac bağırdılar. Başı döndü ve gözlerinin önü karardı. Sonrasında çok geçmeden hafif bir acı hissetti. Sıvı bir şey başından aşağı yavaşça süzüldü.
Şakağı saniyeler içinde sırılsıklam oldu ve kıpkırmızı kan akmaya başladı. Josh yerde yüzüstü yatarken, Chase dudaklarını araladı.
Gözlerini kıstı ve konuştu: “Kimi kandırdığını sanıyorsun, or*spu çocuğu?”
Bu son değildi. Silahı havaya fırlattı ve diğer eliyle yakaladı. Ardından hızla silahını Josh’a doğrulttu. Herkes şok içinde ağzını açtı.
Tereddüt etmeden tetiği çeken Chase alaycı bir tavırla sordu. “Neden bu mesafeden ateş edersem kanın üzerime sıçrayıp sıçramayacağını görmüyoruz?” Josh hızla başını kollarının arasına aldı. Kurşun sıyırmıştı. Etraftaki herkes Chase’i durdurmaya çalışarak şok içinde bağırıyordu.
“Hayır, Bay Miller!”
“Kaç, Josh! Çabuk!”
“Bunu yapamazsınız, Bay Miller-“
Chase onların umutsuz girişimlerine aldırmadı ve tetiği bir kez daha çekti. Josh bu seferkinin başına isabet edeceğinden emindi. Bu dünyadaki hiçbir insan bir mermiden kaçamazdı.
Sonunda Josh gözlerini Chase’e dikmeye karar verdi. Bir an için, Chase kaşlarını çatmış gibi göründü. Ancak, -durmaya niyetlenmişse bile- her şey için çok geçti. Tetiği çoktan çekmişti.
Tak.
Josh’un kulaklarından şiddetli bir ses geçti. Chase’in yüzü bu sefer kesinlikle buruşmuştu. Tetiği tekrar çekti ama bu sefer geri dönen tek şey boş silahın sesinin yankısıydı.
“Lanet olsun!” Chase öfkeyle silahı fırlatıp attı. Etraftakilerden tek tük rahatlama nefesleri geldi. En azından artık silahla vurulup öldürülme ihtimali için endişelenmelerine gerek kalmamıştı.
Chase, parlak sarı saçlarını şiddetle karıştırırken öfkeye kapılmış görünüyordu. Kimse tek kelime etmeye cesaret edemedi. Herkes sessizce Chase’e baktı, yutkunamadılar bile. O anda bile Josh, gözlerini bu deli adamdan neden ayıramadığını merak etti.
Sonunda, Chase nefesini biraz sakinleştirmeyi başardı ve yüzüne düşen dağılmış saçlarını geriye attı. Keskin bakışları Josh’u bir kez daha delip geçti. Birden, Chase ona doğru yürüdü ve umursamadan sert bir tekme attı.
Isaac, “Josh!” diye bağırdı, beti benzi atmıştı.
Josh acıdan inleyemiyordu bile. Asit boğazının içini ekşi bir şekilde yakarken kıvrıldı. Nabzı kulaklarında çınlar gibi atıyordu. Görüşü zifiri karanlığa dönen bir renk spektrumu tarafından ele geçirildi ve bir süre sonra yavaş yavaş normale dönmeye başladı.
Büyük bir zorlukla duyularını birer birer geri kazanan Josh’un görüşü en sonda normale döndü; Chase’in arkasını döndüğünü gördü.
“İçini doldur ve kaldır şunu ortadan, seni çöp parçası.” Desert Eagle’ından bahsediyordu. Bu sözleri yakındaki bir korumaya o kadar kayıtsız bir şekilde söylemişti ki, sanki az önce olanlar umurunda değilmiş gibiydi. Sonra arabasına geri bindi.
Geç de olsa dışarı çıkan güvenlik ekibi etrafa yayıldı. Bir süre sonra, içinde Chase’in bulunduğu sedan ön bahçeden malikaneye doğru ilerledi.
“İyi misin?” Isaac sonunda koşarak Josh’u ayağa kaldırdı. Josh ona endişelenmemesini söyleyemedi. Elini yavaşça alnının üzerine koyduğunda eli çabucak ıslandı.
Mark hızla yolu gösterirken, “Önce içeri girelim ve pansuman yapalım,” dedi. Herkes sessizce peşinden gitti.
*
*
Josh kendini boş kanepeye attı ve sonunda derin bir nefes aldı. İçeriye kadar yürümesi için Josh’a omzunu veren Isaac öfkeyle patladı. “O or*spu çocuğunun sorunu ne?”
Josh buz torbasını zonklayan kafasına bastırdı ve hiçbir şey söylemeden diğer koluyla da karnını tutarak oturdu. Mark da kınadı ve başını salladı. En azından dövülmüştü, silahla vurulmamıştı.
Josh’un yarasına baskı uygulamak için yeni bir havlu getirirken Henry bağırıp çağırdı. “Neden bir deliye delice bir şey söyledin? Bunun olacağını tahmin etmeliydin. Özür dileyip, bir günlüğüne işi bıraksaydın dayak yemekten kurtulabilirdin.”
Josh aşırı halsiz bir şekilde gülümsedi “Evet, bunu neden yaptım ben de merak ediyorum…”
Henry bunu duyduktan sonra kafasının arkasına bir şaplak indirdi. “Neden gülümsüyorsun, ha? Kalbimi pır pır ettiriyor ve b*k gibi hissettiriyor.”
Isaac “Henry, yapma!” diye bağırdı, daha fazla kıvranan Josh’un inleyecek hali bile yoktu.
Mark konuşmaya dahil oldu ve Henry’i tersledi. “Evet, belki de bir süre kafasına vurmaktan kaçınmalısın.”
Isaac yan taraftan söze karıştı, “Midesine de”. Gayet doğruydu, Josh, beyninin jöle gibi kafatasının kenarlarından zıpladığını hissetti.
Josh inlediğinde Seth “Gerçekten hastaneye gitmen gerekmiyor mu?” diye sordu.
Josh sessizce başını salladı. Birden Pitt’i delicesine özlediğini hissetti. Çocuğunun yumuşak yanağını bir öpebilse ve küçük bedenini sımsıkı kucaklayabilseydi, sanki tüm bu acı yok olurdu. Herkes sessizce otururken, kapıdan bir tıkırtı duyuldu ve önceki güvenlik ekibinin şefi içeri girdi.
“Devir sürecine devam etmemiz uygun mudur? Biliyorsunuz, neredeyse ayrılma vaktimiz geldi…” dedikten sonra sustu.
Mark’a mahçup şekilde gülümserken, bilerek Josh’tan başka yöne bakıyor gibiydi. Josh’un ekibi, kaçınılmaz gerçek karşısında dudaklarını büzdüler.
***
“…”
Normalde gürültüyle dolup taşan lokantada, sadece masalarının etrafı sessizdi. Büyük masanın etrafında oturup önlerindeki yiyecekleri keserken kimse konuşmadı.
“Şu anda nerede olduklarını merak ediyorum…” diye halsizce mırıldanan Seth, sessizliği bozdu. İşlerini bırakıp yüzlerinde kocaman özgürlükle ayrılan önceki güvenlik ekibinden bahsediyordu. Bir süre daha kalarak, dış dünyada son yemeklerini yemelerine izin verecek kadar düşünceli olan eski güvenlik ekibinin diğer üyeleri de; Josh ve ekibi konağa döndüklerinde, tüm vücutlarından mutluluk fışkırarak, kesinlikle ve memnuniyetle kaçacaklardı.
Mark sosislisinden bir ısırık aldı ve “Şimdiye kadar ulusal sınırı aşmış olabilirler,” diye yanıtladı.
Seth kendi kendine “Güzel olmalı…” diye mırıldandı. Hepsi aynı şeyi düşünüyordu. Kafalarında bir yere uçak bileti almıştılar ve ülkeyi terk ediyorlardı.
O adamı görmeleri gerekmedikçe nereye gittiklerinin bir önemi yoktu. Özellikle Josh’un bu kaçış için başka bir nedeni daha vardı.
‘Lanet olsun… O p*ç ne kadar güzel olursa olsun, o da herkes gibi bir et yığını. Ne kadar büyük bir çöp parçası olduğunu biliyordum, buna rağmen dikkatim dağıldı.’ İşin aslı, Josh olanlar için kendinden nefret ediyordu. ‘Güzel yüzlere bu kadar zaafım olduğunu kim bilebilirdi ki?’
Ancak Josh, kabullenmesi ne kadar zor olursa olsun, bunu kendisine itiraf etmek zorunda kaldı. O da çikolata yiyen bir kız tarafından reddedilen onlarca aptal ergenden farksızdı.
Josh kendine engel olamadan mırıldandı. “Tatil için en güzel yer neresi olurdu?”
Mark konuşmaya katıldı, “Her zaman Küba’yı gezmek istemişimdir. Bir puro ile, evet. Kulağa iyi bir seks yapmak gibi geliyor.”
Dudaklarını şap şup yaptığını gören herkes, rüya tatil yeri ile ilgili konuşmaya başladı.
Seth usulca konuştu “Amazon da kulağa hoş geliyor. Macera olurdu, anlarsınız ya. “
Henry hemen alaycı bir tavırla yanıtladı, “Sıcak su ve internet olmadan mı? Evet, bayağı eğlenceli”.
Josh ‘O adamın olmadığı, bir yer,’ diye düşündü kendi kendine. Hiç kimse ondan daha çok bu şehre ait görünmüyordu. Chase Miller’ın kırışmış bir gömlek giyerken suyla oynadığını, toz içinde güneşlendiğini hayal etmek bile zordu. Josh tek başına yaşıyor olsaydı, modern dünyadan uzak bir yere, Amazon’a veya her nereye olursa, taşınma arzusuyla dolacaktı. Ancak Josh Pitt’e sahipti. En azından Pitt’in resmiyete uygun şekilde okul eğitimini tamamlamasını istiyordu.
“Alaska’ya ne dersiniz?” dedi Josh. Seth ona neden Alaska’ya taşınmak istediğini sorar gözlerle baktı. Josh bir bahane gibi ekledi, “Sessiz. Fazla insan da yok.”
Henry, her zamanki gibi alaycı bir tavırla, “Hiçliğin ortasında saklanmak istiyorsan mükemmel olur,” dedi.
Seth ekledi, “Kanada da oldukça kırsal. Ta Alaska’ya kadar gitmenin ne gereği var?”
Kötü fikir değildi. Tam o sırada Josh, unutmakta olduğu bir ayrıntıyı hatırladı. “Isaac, sen Kanadalısın, değil mi? Orası nasıl bir yer?”
O zamana kadar pek bir şey söylememiş olan Isaac, kesin bir dille yanıtladı, “Bilmiyorum. Son gittiğimden bu yana çok uzun zaman geçti. Kanadalı gibi konuşmayı bile unuttum.”
Herkes Isaac’e baktı. Isaac ani bir aydınlanma yaşamadan önce şaşkınlıkla etrafına baktı. “Tamam, orada da İngilizce konuşuyorlar.”
Henry’yi Isaac’in başını göstererek eleştirdi. “Boynunun üzerinde bunu taşımaya neden zahmet ediyorsun?”
Josh, Isaac’in belki de Kanada’nın Fransızca konuşulan bölgesinden geldiğini öne sürmek üzereydi, ama o da durumun böyle olmadığına karar verdi. Herkes onun İngilizce konuşulan bir bölgeden geldiğini biliyordu.
Birileri işi bırakmayla ilgili bir soru sormuş olmalı ki Mark cevap verdi, “Ön ödemenin üç katını ceza olarak ödemek istemiyorsan bırakamayız.”
Josh, Mark’ı duyar duymaz, boğazının derinliklerinden gergin bir inilti çıktı, “Ughhh…”
“Daha fazla ön ödeme yapılmasını istememiz gerekmez mi? Sürekli dayak yerken nasıl çalışacağız?” diye sert bir şekilde itiraz etti Isaac.
Josh için sorunun kaynağı artık dayak yemek değildi; sorun adamın varlığının ta kendisiydi. Eğer o lanet parası olmasaydı, asla bu işi kabul etmezdi. Bu önlenemiyorsa, neden en azından daha fazla para almıyordular?
Isaac’in söyledikleri bir an herkes için cezbediciydi ama Mark başını salladı. “Bu fikirden vazgeçsen iyi olur. Millerların aile işinin ne olduğunu hatırlamıyor musun? Ve en büyük oğullarını da unutma. Nathaniel Miller.”
Elbette bu adı herkes biliyordu. Hukuk dünyasının soğukkanlı Şeytanı -taş kalpli bir vampir- henüz tek bir dava bile kaybetmemiş şeytani bir avukat. Bu, kurtuluş için bir yol olmadığı anlamına geliyordu.
Mark “Hiçbiriniz onun yoluna çıkmayın ki, vurulmayasınız.” diye tavsiyede bulundu. Yemeğin sonuna kadar kimse bir daha konuşmadı.
***
Konağa döndüklerinde herkesin yüzü kireç gibi görünüyordu. Bunun nedeni sadece önlerinde duran iş değildi. Tam şu anda, Chase’e yeni güvenlik ekibi olarak kendilerini tanıtmaya gidiyorlardı. Önceki takımın şefi sadece bunun için sonuna kadar burada kalmıştı. Kendilerini tanıtmayı bitirdiklerinde, o da mutlu ve hızlı bir şekilde oradan gidecekti.
“Hadi gidelim, olur mu?” diyen güvenlik şefi Josh’un ekibinin aksine arkasını dönerken ışıl ışıl parlıyordu. Mark yolu gösterdi, herkes onu takip etmek üzereyken Isaac konuştu, “Neden Josh önden gidip dinlenmiyor? Aslında daha önce olanlarla selamını verdi.”
Birden herkes gözünü Josh’a dikti. Josh kendini garip hissetti ve reddedecekti ama Isaac daha hızlıydı. “Başına vuruldu. Şu anda herhangi bir semptom göstermiyor, ama muhtemelen dinlenmesi onun için daha iyi. Peki ya selamlamayı kaçırırsa? O p*ç muhtemelen isimlerimiz bir yana, kaç kişi olduğumuzu bile hatırlama zahmetine girmeyecek.”
Bu doğruydu. Ayrıca, Josh muhtemelen daha önce vurulan koruma gibi bir şey olarak hatırlanacaktı başka bir şey değil. Belki de Chase birine vurduğunu çoktan unutmuştu. Bu farkındalık Josh’un ağzında acı bir tat bıraktı.
“Doğru,” diye mırıldandı Mark, Isaac’in fikrine katılarak. Başını sallamadan önce bir an için öneriyi düşünmüş gibi oldu. “Evet, Josh, ilk senin gidip dinlenlenmen iyi olur. Kendini kötü hissedersen, hemen bize söyle. Sadece kendimizi tanıtacağız, bu da o kadar önemli bir şey değil.”
Yorum