Çevirmen: Ari
Bölüm 65: Uyanış
Ning Huaishan çok uzun zaman önce Fang Chu’ya “Eğer dünyada bir ölümsüzü asla göremeyeceğin bir yer varsa, orası kesinlikle Que Bu Luo’dur” demişti.
Onun için hayal etmesi en zor şey, burada bir ölümsüz görmekti.
Ve sonra gizlice Fang Chu’ya, onun için hayal etmesi en zor olan diğer şeyin Chengzhu’nun orada olmaması ve aynı odada Tianxiu Ölümsüz ile vakit geçirmek zorunda kalmaları olduğunu söylemişti.
Ve bugün, ikisiyle de karşılaşmıştı…
Ning Huaishan, Chengzhu’nun yatak odasının önünde durup düşündü: Bunu hak edecek ne yaptım?
O sadece sıradan bir adamdı, aynı anda iki korkunç şeyi de görecek ne yapmıştı? Belki de affedilemeyecek bir hata yapmıştı.
Peşlerine takılıp, Que Bu Luo’nun mühürlü devasa kapılarının Tianxiu tarafından çarpılarak açılmasına tanık olduğu andan itibaren, büyük bir şaşkınlık içerisindeydi…
Ya rüya görüyordu ya da delirmişti.
25 yıl.
Ölümüne dövülse bile, yirmi beş yıl sonra Que Bu Luo’ya girmek için Tianxiu Ölümsüz’e güveneceğini hayal edemezdi. Eşiği geçtiğinde gözleri dosdoğru dışarı fırlamıştı.
Que Bu Luo, keskin dönüşlü koridorları ve birçok odasıyla gerçekten de oldukça büyük bir malikaneydi, yerleşimi aslen bir dizilim şeklindeydi. Bu yere giren herhangi bir yabancı, bırakın Wu Xingxue’nin odasını bulmak bir yana, hangi odanın hangi oda olduğunu ayırt edemeden koridorlarda kolayca kaybolabilirdi.
Aşırı şok nedeniyle, Ning Huaishan neredeyse onlara yön tarif etmeyi bile unutacaktı.
Koridorlara ayak bastığında aniden yapması gerekeni hatırladı, ama tam ağzını açacakken Tianxiu’nun adımlarında duraksamadan doğruca Wu Xingxue’nin yatak odasına gittiğini gördü.
O zaten… yolu biliyordu.
Ning Huaishan doğruca üç kat merdivenden aşağı kaydı.
Tökezlerken içinden, “Fang Chu, hemen gelip bunu görmelisin” diye düşünüyordu. Ne yazık ki, Fang Chu iz bırakmadan kaybolmuştu.
Tianxiu’yu kapıya kadar takip etti, konuşmak istese de başaramadı. Tianxiu, Wu Xingxue’yi yatağa yatırdıktan sonra nihayet konuşmak için doğru zaman olduğunu düşündü ve derin bir nefes aldı, “Tianxiu…”
Aslında, hangi duruma düşerse düşsün Chengzhu’nun her zaman bir parça ilahi bilincinin uyanık olacağını söylemek istiyordu. Uyusa da, bilinçsiz olsa da… O ve Fang Chu bir zamanlar, ölse bile Chengzhularının geride hâlâ biraz ilahi bilinç bırakacağına dair saçma bir fikre sahiplerdi.
İlahi bilinç, uyanık olduğu zamandan daha korkutucuydu, tetiklenirse etrafındaki her şeyi öldürebilirdi, yani dikkatsizce bir dokunuş ölüm anlamına geliyordu.
Canglang Kuzey Bölgesi’nin çökmesinden yararlanıp içeri girdiklerinde gördükleri şey aynen buydu. Wu Xingxue’nin qi’si bir an zar zor oradaydı ama ardından kendisine yönelen her şeyi acımasızca parçalayıp kurumuş ağacın dallarına hafifçe inmişti.
O sırada Ning Huaishan, Chengzhu’nun ağaca inerken gözlerinin yarı açık olduğunu görmüştü.
Öyle ki gün içinde Chengzhu’nun kapısına gidip düzgün bir şekilde konuşacak cesareti toplasalar da, geceleri uyanık olmayacağı ihtimalini düşünüp korkudan titriyorlardı.
Ve bu durum özellikle musibet döneminde daha belirgindi.
Chengzhu’nun musibet dönemindeyken etrafındaki insanlardan gerçekten ama gerçekten rahatsız olduğunu biliyordu. Kritik an geldiğinde tüm odası mühürlenirdi, böylece kimse odada olup bitenleri duyamazdı.
Sonuç olarak daha “gerçekten” demeyi yeni bitirdiğinde, Tianxiu’nun, Wu Xingxue’nin alnını okşamak için eğildiğini gördü.
Ning Huaishan: “…”
Ning Huaishan: “?”
Bir süre, bu hareketin ruhunu kontrol etmek için mi yoksa ateşini ölçmek için mi olduğundan tam olarak emin olamadı.
Eğer ruhunu kontrol ediyorsa, sadece parmaklarına dokunması yeterliydi.
Ateşini ölçüyorsa…
Evet, doğru! Musibet döneminde iblislerin vücudu buz gibi olurdu, sadece eğilerek bunu hissedebilirdi, uzaktan bakmanın ne anlamı vardı?
Sonra Tianxiu’nun başını indirdiğini ve bükülmüş parmaklarını başparmağıyla hafifçe okşayarak Chengzhu’nun yüzünün yan tarafına bastırdığını gördü. Dokunduğu yerlerde hafif, sığ bir kızarıklık toplandı, ama sadece bir saniye sonra tekrar mavimsi bir beyaza geri döndüler.
Ning Huaishan hareket etmeye cesaret edemeden dikkatlice düşündü.
O sırada Tianxiu, çatık kaşlarıyla ona bir göz atmak için başını çevirdi ve şöyle dedi: “Az önce ne söylemek üzereydin?”
Ning Huaishan bir adım geri çekildi, “Hiçbir şey.”
O anda birkaç parçayı anımsadı– Feng malikanesinde gördüğü sahneyi, Zhaoye Şehri’ne girdikleri zaman Chenghzu’nun yerleştirdiği qingming fenerlerinin Tianxiu’nun geçişine izin verdiğini ve hatta o zamanlar son derece şaşırtıcı bulduğu birkaç eylemi hatırladı…
Aniden aklında parlak bir fikir belirdi– Tianxiu Ölümsüz, musibet döneminde Wu Xingxue’ye yardım etmek istiyor olabilirdi.
Fakat Ning Huaishan onun nasıl yardım edeceğini bilmiyordu.
Her halükarda, kaçması kendisi için en iyisiydi.
“Tianxiu, ben…” Ning Huaishan ne söyleyeceğini bilemediği için rastgele bir bahane buldu, “Hâlâ Fang Chu’dan bir iz yok, ben gidip arayacağım.”
Bunları söyledikten sonra yatak odasından çıktı. Tam eşiği geçtikten sonra kapı son anda “Pat!” diye kapandı.
Ning Huaishan: “…”
Bir adım daha yavaş olsaydı ezilerek ölecekti.
Tam merdivenlerden inerken, birdenbire avlunun dışından, hem uzaktan hem de yakından gelen belirsiz sesler duydu. Bu sesler arasında “Chengzhu”, “eski Chengzhu” ve benzeri hitaplar vardı.
Ning Huaishan bir an şaşırdı ve kendi kendine düşündü: Olamaz!
Hiçbir zaman Que Bu Luo kapılarını bu kadar yüksek bir sesle açmamıştı; tamı tamına otuz üç şimşek çakmıştı. Zhaoye Şehri’nin herhangi bir yerinde, sağır veya ölü olmayan herkes kesinlikle bunu fark etmiş olmalıydı. Kaç kişinin sesi duyduğunu ve kaç kişinin sinsi düşünceler beslediğini tahmin etmek mümkündü.
Ancak malikanenin mührü çoktan kırılmıştı. Avlu kapıları insanların kuşatmasını bekliyormuş gibi neredeyse ardına kadar açıktı…
Ning Huaishan bir an için kafası patlayacakmış gibi hissetti!
Zhaoye Şehri’nde biraz şöhreti olsa da Fang Chu şu anda burada değildi, bu yüzden malikanenin iki generalinden geriye kalan tek kişi oydu. İki yumruk dört eli yenemezdi, hepsini nasıl engelleyebilirdi???
“Her şey bitti” diye düşünerek saldırıya hazırlandığı anda, zehirli bir duman havayı kapladı–
Tam yüzünü eğip kapıya koşacakken çok hafif, metalik bir çınlama duydu.
Ning Huaishan, başını sese doğru kaldırarak olduğu yerde durdu.
Bütün malikanenin üzerinde parıldayan altın rengi bir ışık belirmişti, tıpkı bir gölün yüzeyine yansıyan kristal berraklığındaki güneş ışığının parıltısı gibi, yukarıdan aşağıya bir kubbe oluştu.
Altın ışık doğuya, güneye, batıya ve kuzeye yayılarak sıra sıra binaları, koridorları ve geniş avluyu kapladı.
Ning Huaishan daha önce hiç böyle bir şey görmemişti, bir süre ağzı açık kalakaldı. Buz gibi soğuk demir kokusunu alana kadar bunun Tianxiu tarafından yapılmış ve tüm malikaneyi saran bir bariyer olduğunu fark etmemişti.
Bariyer düşmeden önce, avlunun yakınlarından belli belirsiz bir gürültü koptu.
Mühür tamamlandığında, gürültü tamamen dışarıda kalmıştı.
Bariyer aşılmaz bir sur gibiydi, sadece mışıl mışıl uyuyan Wu Xingxue’nin odasını değil, odanın dışını bile koruyordu.
Ning Huaishan aniden bazı karmaşık duygulara kapıldı.
Yükselmiş bir ölümsüz, Zhaoye Şehri’ndeki bu terk edilmiş malikaneyi ve iblislerin inindeki herkesin imrendiği kişiyi koruyordu.
Ve burası Zhaoye Şehri’ndeki en büyük iblisin eski ikametgahıydı.
“…”
Yukarı baktığında aniden şaşırtıcı bir dejavu duygusu hissetti.
Sanki bir zamanlar o ve Fang Chu, bu malikanede Tianxiu’nun ölümsüz qi’sinin kokusunu almışlardı.
Sanki bir zamanlar, yine böyle başını kaldırmış ve Chengzhu’nun yüksek bir saçakta durup, kaliteli şarap dolu bir testisiyle gülümseyerek birini davet ettiğini görmüştü.
Ning Huaishan, bir an için ele geçirildiğinden şüphelendi.
Tam şu an yanında Fang Chu’ya çok ihtiyacı vardı, ama o lanet olası Fang Chu’dan hâlâ bir iz yoktu.
Ning Huaishan avlunun yanına gitti ve avlunun dışındakileri incelemek için elini salladı. Pek çok tanıdık ya da tanıdık olmayan insan vardı, her zaman Xueli’yi takip eden sürekli gülümseyen ast da oradaydı.
Ama Fang Chu yoktu.
Bu hem tuhaf hem de kafa karıştırıcıydı. Bir tılsım çıkardı ve birkaç harf çizmek için parmağını ısırarak kanattı. Uzmanlığı zehir alanında olduğu için tılsımlar hakkında pek bir şey öğrenmemişti ama doğuştan gelen bir yeteneği var gibi görünüyordu.
Yine de küçük bir iblis olduğu için bu tür bir yetenek öldürmek amacıyla kullanılamazdı, kendi kendine öğrendiği şeylerin hepsi biraz yavandı– İnsanları bulmak, ses iletmek, küçük çocuk sesi çıkarıyormuş gibi yapmak gibi numaraları vardı… En fazla havai fişek yakabilirdi.
Bir süre, önceki yaşamında ya günlerini çok iyi geçirdiğinden ve ders veren kişinin ona ıvır zıvır öğreterek alay ettiğinden, ya da tam bir aptal olduğundan şüphelenmişti.
Arama tılsımlarına oldukça aşinaydı, tılsımı dışarı fırlatmadan önce aurasını gizledi.
Ancak tılsım kağıdı beklenmedik bir şekilde Luohua Dağı’na veya başka bir yöne gitmedi. Bunun yerine, hedefsiz bir şekilde birkaç kez yavaşça döndü, sonra kendi kendine yandı.
Tılsım kağıdı buruşarak alev aldı ve kıvılcımlar hâlinde yere düştü. Ning Huaishan şaşırmıştı.
Bu tılsım tekniği yüzyıllardır nesilden nesile aktarılan bir yöntemdi. İster ölümsüz, ister iblis olsun, işleyişi hemen hemen aynıydı. Bu yöntemi uygulayan kişi sonraki neslin bir üyesi olsa bile sonuç değişmeyecekti.
Aniden yere düşmesinin tek bir anlamı olabilirdi, o da kişinin etrafta olmadığıydı.
En azından, bu dünyada değildi.
“Geçmişi henüz terk etmemiş olamaz, değil mi?”
Ning Huaishan mırıldandı ve Fang Chu’yu bulmak için birkaç arama tılsımı daha fırlattı, fakat hepsi aynı sonucu verdi.
Peki ya dünyaya kazık çakan Yi Wusheng?
Ning Huaishan hedefi değiştirerek birkaç arama tılsımı daha fırlattı ama Yi Wusheng için fırlattığı tılsımların da Fang Chu ile aynı şekilde yandığını gördü.
Gerçekten de hâlâ geçmişten çıkamamışlardı.
Yanlış bir yere mi gitmişlerdi, yoksa kötü bir şeyle mi karşılaşmışlardı?
Ning Huaishan ne yapacağını bilemedi. Şu an için malikaneden ayrılmak elverişsizdi, bu yüzden tek yapabileceği cübbesini kaldırıp beyaz taş merdivenlere oturmak, her zamanki gibi Chengzhu’nun kapısını korumak ve Fang Chu ve Yi Wusheng’e mesajlar iletmeye çalışmaktı.
***
Bir zamanlar, Ning Huaishan’ın oturduğu bu merdivenlerde Fang Chu da böyle oturmuştu.
Wu Xingxue, yatak odasına bir yasak koymuştu. İçeride olup bitenlerin hiçbiri duyulmuyor ve içerideki kişi dışarıya asla çıkmıyordu. Fang Chu içten içe aslında bu yasağın onun için bir koruma olduğunu biliyordu; ne de olsa Chengzhu ayık olmadığında gerçekten çok korkutucuydu.
Bunu bildiği için hiçbir koşulda aceleci hareketler yapamazdı.
Malikanenin avlusu çok soğuktu ve şaşırtıcı miktarda kar birikmişti. Fang Chu, görev bilinciyle bütün gece odadan uzak durdu, odanın etrafını saran öldürücü yasağın geri çekilmesini bekledi ve Chengzhu için kapıları korudu.
Bütün enerjisini ısınmak için kullanırken, hem avlunun içinde hem de dışında hareket var mı diye göz gezdirdi.
O sırada davetsiz bir misafir tespit etti.
Fang Chu, “Demek nasıl öleceğin umurunda değil…” diye mırıldanarak çatıya sıçradı.
Chengzhu’dan, ilahi bilincini bölüp aurasını gizleyerek diğer kişiye saldırabileceği bir numara öğrenmişti.
Böylece, biraz çabayla gizli bir köşeden casusluk yapmaya çalışan iki iblisi yakaladı.
Ağacın altında kan birikintisi oluşmuştu. Fang Chu iki şeytanı bağladı ve ağızlarını tıkadıktan sonra rapor vermek için yatak odası penceresinin yanına gitti.
Geniş pencere yatağa en yakın olan yerdi. Şu anda sımsıkı kapalıydı ve süs oymaların ardında derin bir karanlık vardı. Ne içerideki manzarayı görebiliyor ne de içerideki sesleri duyabiliyordu; etrafta ölüm sessizliği vardı.
Ama Fang Chu, Wu Xingxue’nin onu duyabildiğini biliyordu.
Bu nedenle, derin bir nefes alarak pencere çerçevesine hafifçe vurdu, “Chengzhu, yaşamaktan bıkmış bazı insanlar malikaneye girdiler, ama hepsi bağlı ve şimdilik sorun yok. İnzivadan ayrıldıktan sonra Chengzhu’nun halletmesi için onları kan havuzunun yanına attım.”
Fang Chu’nun bilmediği şey…
“Chengzhu” dediğinde, sadece bir pencere ötedeki tentenin içinden ince ve beyaz bir el uzandı, önce pencere çerçevesindeki dekoratif oymaları tuttu ve sonra yavaşça aşağı kaydı.
El yordamıyla köşede sessizce duran beyaz yeşim çanı arıyordu fakat eli nereye dokunursa ıslanıyordu.
Tam çanı avucuna alacaktı ki, belirgin eklemleri ve uzun parmakları olan başka bir el, elini geri almak için uzanıp parmaklarına dolandı.
Karışıklığın ortasında, soğuk demir kokan bir aurayla karışık kan kokusu yavaş yavaş dışarı aktı ve tüm mahrem alanı doldurdu.
Ardından biri boğuk sesle konuştu, “Xiao Fuxuan…”
“…Seni öldürdüm mü?”
Seni o kulede öldürdüm mü…
Üstelik sayısız kez.
O an, hissettiği tüm duygular net ve yoğundu.
Sevinç ve hüzün aynı anda iç içe geçmişti. Gözlerinde bulanık, nemli bir pus vardı ve etrafı kırmızıydı.
Belki de iliklerine kadar işleyen bir anı olduğu içindi…
Wu Xingxue birden uyandı…
***
Düşten kurtulduğu an, musibet dönemi yüzünden hissettiği soğuk, hiç dağılmayacak bir sis gibi daha da yoğunlaştı.
Aynı zamanda, başka bir kişinin varlığını fark etti. O kişinin qi’si sürekli olarak meridyenlerine akıyor ve damarlarındaki kan tüm vücudunda gezinip kalbine hücum ediyordu.
Qi’nin aktığı yerlerde, içini donduran soğuk bir nebze de olsa ısınıyordu. Üşümüş ellerini kaplıcaya daldırmak gibi bir histi…
Ama sadece bir anlıktı.
Soğuk ve sıcağın iç içe geçtiği bu karmaşık his rüyadakiyle tıpatıp aynıydı.
Ardı ardına çok fazla anı parçası görmüştü ve kalbinde çok fazla duygu belirmişti. Bir süre ne diyeceğini, ne yapacağını kestiremedi.
Gözlerini de, ağzını da açamadı.
Sonunda sadece içinden bir isim fısıldadı: “Xiao Fuxuan…”
Başlangıçta diğerinin duyamayacağını düşünmüştü.
Ama yanılıyordu.
İtici güçleri hâlâ birbirine karışıktı.
Xiao Fuxuan’ın sesi hâlâ kalbine çok yakındı ve tüm vücudunda yankılanıyordu, “Uyanık mısın?”
“Xiao Fuxuan,” Wu Xingxue yumuşak bir şekilde tekrar sayıkladı.
Xiao Fuxuan derin bir sesle, “Buradayım,” diye yanıtladı.
Rüyasındaki son sözler, o kulenin sık sık açık olan güney tarafındaki pencereyi anımsattı. Wu Xingxue boğuk bir sesle, Xiao Fuxuan… sarayının adı neden Güney Penceresinin Altı’ydı?” diye sordu.
Xiao Fuxuan sessiz kaldı.
“Jing’guan’da yaşadığın o kule yüzünden miydi?
“Xiao Fuxuan, seni ben mi öldürdüm?”
“Ben… seni birden fazla kez mi öldürdüm…”
O an vücudunda akan kan bile durdu. Fakat kalbini saran qi derin bir sıcaklıkla titremeye devam ediyordu…
Xiao Fuxuan, “Çoktan unuttum” dedi.
Bir anlık sessizlikten sonra sesi tekrar yankılandı, “Sadece şimdiyi umursuyorum.”
Sonra sanki onu kandırıyormuş gibi, derin bir sesle, “Wu Xingxue, rüyanda beni gördün.” dedi.
Lingwang’ın “rüya çanı” olarak bilinen büyülü bir aleti vardı ve o şey bir ölümsüzün rüya görmeyi ummasının tek yoluydu. Ve rüya görme olasılığı en düşük olan kişi de Lingwang’ın kendisiydi. Rüya çanına kendi elleriyle yenik düşmediği sürece, ölüm, kalım, aşk ya da nefret konusunda bir rüyası olmayacaktı. Bir iblis olsa bile bu geçerliydi.
Ama şimdi elinde rüya çanı yoktu, hatta belinde asılı bile değildi.
Küçük beyaz yeşim çan çok uzakta, yatağın yanındaki masanın üzerindeydi ve hiçbir etkisi yoktu.
Ama bir rüya görmüştü.
Xiao Fuxuan, “Sen de beni düşledin,” dedi.
Beni öldürdün, beni kurtardın.
Ve şimdi beni düşlüyorsun…
Beni düşünüyorsun.
Bu sözleri duyduktan sonra Wu Xingxue’nin nefesi ağırlaştı.
Tüm kanı akıyor, itici güç akımı tüm hayati kapılarına ve meridyenlerine yayılarak kalbini sarıyordu. Nereden geçerse geçsin, vücudunu Tianxiu’nun sıcak enerjisiyle dolduruyordu.
Wu Xingxue’nin hissettiği soğuk ve acı bir anlığına hafiflediğinde, sonunda gözlerini açtı.
Xiao Fuxuan’ın yüzü, birkaç yüzyıl önce Xiandu’da ilk tanıştıkları zamanki gibi soğuk bir yeşim kadar saftı. Burun köprüsü boyunca aşağı inen lambanın ışığı, uzun kuyruklu gözlerinde parıldıyordu.
Xiao Fuxuan hafifçe çenesini ovdu ve başını ona doğru eğdi.
Yüzyıllar önce Xiandu’daki çatıda da böyle duruyorlardı.
On yıllar önce malikanesinin yatağında da.
Ve şimdi yine böylelerdi…
Burunları birbirine değdiğinde Xiao Fuxuan onu öpmeden önce duraksadı. Yarı kapalı gözlerindeki parıltı kıpırdandı ve bakışları Wu Xingxue’nin dudaklarının arasına düştü.
Sonra, “Aç ağzını” diye fısıldadı.
Yorum